Siyasi kültür...

  • 18.07.2013 00:00

 Toplumsal değerler günümüze ulaşana kadar pek çok evrensel ve yerel etkiler altında gelişimini sürdürüp, gelişip dönüşerek biçimlendi. Geçmişte böyle olmadığına göre gelecekte de böyle olmayacak ve evrensel normlar toplumsal değerler üzerinde her zaman dönüştürücü rol oynayacak.

Siyaset de, toplumsal değerler içinde yer alan önemli bir kurumdur. Siyaset kurumu zaman içinde geleneksel bir yapı kazanır. Bu siyasi gelenek yazılı olmamakla birlikte uygulamada yer alır. Demokratik ilkelerin egemen olduğu toplumlarda siyasetin temel yapı taşı olan siyasi partiler, evrensel değerlerle uyumlu olan siyasal gelenekleri kendilerine esas alırlar. Bunun için hep söylendiği gibi demokrasi salt yasalarda yazılı kurallarla yaşama geçirilemiyor.

Türkiye’de siyasi partilerin oluşup toplumda rol oynamaları pek de yeni sayılmaz. Özellikle II. Meşrutiyet’in ilanından sonra partileşme hareketleri hızlandı. Demokratik bir geleneğin olmaması çağdaş bir siyasal yapılanmaya imkân vermedi. Özellikle “gizlilikten” arınmayan, kendi karşıtlarına hatta birçok yandaşına bile demokratik haklar tanımayan İttihat ve Terakki Cemiyeti, antidemokratik siyasal sistemi kurumlaştırdı. Antidemokratik, tasfiyeci, ceberut yapı siyasal geleneğe dönüştü.

Cumhuriyet’in tek parti dönemi bu sistemi ve ceberut yöntemi sürdürdü. Çok partili siyasal yaşama geçildiğinde Demokrat Parti, koşullarına göre gerek kuruluş aşamasında ve gerekse iktidarının ilk yıllarında kendi içinde demokratik işleyişi reddetmedi. Örneğin, DP kapalı grup toplantısında kabinedeki üç bakana güvensizlik belirtilip bakanlıktan uzaklaştırılınca, Başbakan Adnan Menderes, diğer bakanlarını korumak amacıyla yatıştırıcı ve milletvekillerini onore edici bir konuşma yapmak durumunda kalmış ve şöyle demişti: “Sizler isterseniz hilafeti bile getirebilirsiniz.” Ancak bu durum İsmet İnönü CHP’sinin 1957-1960 yılları arasında başlattığı “kutuplaştırma” siyaseti sonucu Başbakan Menderes’i “Vatan Cephesi” macerasına sürükledi ve yaratılmış olan toplumsal kargaşa içinde 27 Mayıs askerî darbesi yaşandı.

Yeniden çok partili yaşama dönüldüğünde 2002 yılına kadar, partilerin grup toplantıları bir nevi aile içi sorunların tartışıldığı ve kararların alındığı çok önemli toplantılardı. Genelde basına kapalı olarak yapılan bu toplantılarda genel başkanlar toplantının başında medyaya açık kısa bir konuşma ile ülkenin bazı sorunlarını dile getirir bununla ilgili çözümlerden söz ederek birtakım mesajlar verirlerdi. Daha sonra toplantıya kapalı olarak devam edilirdi. Bu kapalı toplantıya sadece milletvekilleri, parti üst düzey yöneticileri ve eğer parti iktidardaysa bakanlar kurulu üyeleri katılarak çalışmalarını sürdürürdü.

Bu kapalı toplantıda, parti yönetimi, parti Meclis grubu ve hükümet ilişkileriyle ilgili sorunlar tartışılıp kararlar alınırdı.

Yılların birikimiyle oluşan bu gelenek 2000’li yıllara gelindiğinde terk edildi. Grup toplantıları, liderlerin birbirlerine hakarete varan suçlamalarına sahne oldu. Bu da ister istemez toplumda yoz bir siyasal kültürün oluşmasına yol açtı. Toplum kutuplaşmaya ve parti içi demokrasi yok olmaya başladı. Toplumu kutuplaştırarak parti tabanını katı lider kültüne bağlı bir grup hâline getirmek olanaklı ve bir siyasi araç olarak kullanılabilir. Ancak, 27 Mayıs örneğinde görüldüğü gibi kutuplaşmalar giderek şiddetini artırabilir ve kontrolden çıkar. Böylesi ortamlar demokrasiyi yok etmek isteyen iç ve dış kesimlerin kışkırtma ve özendirmelerine açıktır ve toplumsal barış ve demokrasiyi tehdit eden sonuçlar doğurabilir.

Türkiye’de yaşanan son olaylara bu açıdan baktığımızda pek iç açıcı bir tablodan söz etmek olanaklı değil.

Geçmişin birikimi olan siyasi geleneklerin, siyasi kültürümüzü oluşturmaktaki etkisini unutmamak ve aksinin istenmeyen sonuçlarını kendi siyasi tarihimizdeki örneklerini hatırlamakta fayda olduğu kanısındayım.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.