• 6.05.2021 05:27
  • (92)

Bulunduğu ülkenin önde gelen bir gazetesine sömürge valisi ağzıyla direktif verip sansür uygulamaya kalkışan büyükelçilere ancak bu sıfat yakışır!

3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde, Hamburg’taki Rosa Luxemburg Vakfı ile Kültürlerarası Düşünce Kuruluşu’nun ortaklaşa düzenlediği çevrimiçi konferansta değerli meslektaşlarım Aykan Sever ve İrfan Uçar’la birlikte Türkiye’deki basın ve ifade özgürlüğü ihlalleri konusunu tartıştık.

Toplantının moderatörlüğünü ise, yıllardır sürgünde aynı kavgayı paylaştığım sevgili dostum İrfan Cüre yapıyordu. İrfan’la yazgı paylaşımımız 1971 darbesi indiğinde sıkıyönetimin tüm meydanları, hava alanlarını donattığı “vur” emriyle arananlar afişlerindeki fotoğraflarımızla başlamıştı.

İrfan bu seneki programa katılmamı önerdiği gün tam da 24 Nisan Ermeni ve Asuri Soykırımı’nın 106. Yıldönümüydü… “Mahşerin dört atlısı” diye nitelediğim Meclis’teki dört partinin, ana muhalefet CHP de dahil, yaptıkları soykırım inkarcısı utanç verici açıklamanın Türk medyasında nerdeyse oybirliğiyle desteklendiğini görmenin öfkesi içindeydim.

Bittabi, ardından 1 Mayıs kutlamalarına konan yasaklar, engellemeler, kutlama için sokağa inenlere uygulanan vahşet gündeme oturdu. Tayyip Erdoğan’ın yine göz boyamak için ilan ettiği İnsan Hakları Eylem Planı’nın ilk uygulamasıydı… Bir iki muhalif gazete dışında ana akım medya, havuz medyası bu vahşeti de örtbas etti.

Aslında, Uluslararası Basın Özgürlüğü Günü olan 3 Mayıs bizler için basın özgürlüğünü kutlama günü değil, ta Osmanlı’dan bu yana, tam 156 yıldır basın özgürlüğünün gelmiş geçmiş tüm iktidarlar tarafından ayaklar altına alınmış olmasını anma günü…

Niçin 156 yıl?

Osmanlı döneminde ilk Türkçe gazete, Takvim-i Vekayi 1831’de yayınlanmışsa da, Sultan’ın diktasına aykırı çıkan ilk muhalif gazete 1865’te Yeni Osmanlılar tarafından yayınlanan Tasvir-i Efkâr’dı…

Sadece o mu? Türkiye basınının geçmişini anarken, özellikle 24 Nisan Ermeni ve Asuri Soykırımı’nın inkarında tavan yapanlara bir hatırlatmada bulunmak gerek…

Gazete ve kitabın üretim aracı olan matbaanın, Gütenberg tarafından icad edilmesinden nerdeyse üç asır sonra, Türkiye’de ilk kez 1719’da, Ibrahim Müteferrika tarafından kullanılmaya başladığı bilinir. Oysa matbaa Osmanlı’da çok önceden, 1493’te Yahudiler, 1567’de Ermeniler, 1627’de Rumlar tarafından kullanılmıştı.

Türkiye’de çıkan ilk Türkçe gazete 1831’de yayınanan Takvim-i Vekayi olsa da, ondan daha eski ilk gazete 1794’te yayınlanan Fransızca Bulletin de nouvelles’dir. Dahası, Osmanlı döneminde 308 Türkçe gazetenin yanısıra 109 Rumca ve 34 Ermenice gazete yayınlanmıştı.

Tarihsel gerçek bu iken, Türkiye’de bugün Rumca, Ermenice, İbranice gazete toplam sayısının iki elin on parmağına dahi ulaşamıyor olması, 1915’ten günümüze ulaşan 106 yıllık süreçte Türk ve Müslüman olmayan bir nüfusun soykırım ve tehcirlerle nasıl yok edildiğinin de bir göstergesi olarak karşımızda duruyor.

Toplantıda da belirttiğim gibi, 1865’te Tasvir-i Efkâr’la başlayan 156 yıllık basın ve ifade özgürlüğü mücadelesinin 78 yıllık ikinci yarısını fiilen yaşamış bir gazeteciyim. Gerçi gazeteciliğe bundan 69 yıl önce, 1952 yılında İzmir’in tek muhalif gazetesi olan Sabah Postası’nda başladım, ama gazete okuyuculuğum 2. Dünya Savaşı yıllarında, demiryolcu babamın da teşvikiyle, henüz öğrenciyken başlamıştı. Sözde “çok partili rejim”e geçiş yıllarında bir okur olarak ilgiyle izlediğim Sertel’lerin Tan gazetesinin, Mehmet Ali Aybar’ın Zincirli Hürriyet gazetesinin, Sabahattin Ali ve Aziz Nesin’in Marko Paşa gazetesinin CHP iktidarının utanç verici baskılarıyla nasıl susturulduğunun tanığıyım.

Ya ben dünyaya gelmeden önce yaşananlar?

19. yüzyılın ikinci yarısında Yeni Osmanlılar’ın ve Jön Türkler’in gazeteleri birbiri ardına kapatılıp yazarları sürgüne gönderildiler… 1876’da ilan edilen Birinci Meşrutiyet, 1908’de ilan edilen İkinci Meşrutiyet muhalif medyaya biraz nefes aldırır gibi olduysa da, İttihat ve Terakki’cilerin hükümet darbesi, ardından ülkenin Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’na sokulması, Ermeni, Asuri ve Pontus soykırımları basın özgürlüğünü tamamen ortadan kaldırmıştı.

1920’den itibaren iktidarı ele alan Kemalistlerin de özgürlük karnesi hiçbir zaman olumlu olmadı.

İki çarpıcı örnek… Aynı zamanda iyi bir gazeteci olan Türkiye Komünist Partisi lideri Mustafa Suphi ve yoldaşlarının, 1921 Ocak ayında Mustafa Kemal’in Büyük Meclisi’nde yaptığı kışkırtıcı bir konuşmanın ardından 28-29 Nisan gecesi Karadeniz’de katledilmesi, gazeteci Ali Kemal’in 4 Kasım 1922’de İzmit’te linç ettirilmesidir.

Ardından Kürt isyanı bahane edilerek 1925’de Takrir-i Sükûn, yani susturma kararnamesiyle sadece Kürt direnişi değil, sol ve liberal muhalefet de kanun dışı ilan edilecek, 1931’de çıkartılan Matbuat Kanunu ile tüm muhalif gazeteler kapatılacak ve 2. Dünya savaşı’nın sonuna dek muhalif basın tamamen susturulacaktı.

2. Dünya Savaşı bittikten sonra da Türkiye Marshall Yardımı ve Truman Doktrini’yle ABD emperyalizminin Sovyet sınırındaki ileri karakoluna dönüştürüldüğü için, hürriyet türküleriyle 1950’de iktidar olan Demokrat Parti Amerika’daki MacCarthy’ciliği Türkiye’de de harfiyen uygulamakta tereddüt etmemiştir.

Kore’ye 4500 kişilik tugay gönderip Türk Ordusu’nun komutasını İzmir’deki Amerikan generallerine tevdi ettikten sonra da DP iktidarı büyük komünist avı başlatarak ülkenin seçkin aydınları ve işçi lideriyle birlikte sol gazetecileri de Türkiye Komünist Partisi davasında ağır hapis cezalarına ve sürgüne mahkum etmişti.

1955 yılındaki 6-7 Eylül pogromunun ardından da, bu vahşeti yapanlar değil, birçok sol ve ilerici gazeteci tutuklanmıştı.

DP döneminin en alçakça uygulamalarından biri, tıpkı CHP iktidarı döneminde Tan Matbaası’nın basılması gibi, İzmir’in iki muhalif gazetesinden biri olan Demokrat İzmir gazetesinin Demokrat Parti üyeleri tarafından basılarak matbaasının yakılıp yıkılmasıydı.

50’li yılların bir özelliği, muhalif gazetecileri art arda hapse attıran Demokrat Parti iktidarına özgürlük mücadelemizi sadece çalıştığımız gazetelerde değil, aynı zamanda yeni örgütlemeye başladığımız gazeteciler sendikalarında, onların üst kurulu olarak Türkiye Gazeteciler Sendikaları Federasyonu’nda yürütüyor olmamızdı.

Evet, 1960 Darbesi’nin ardından gazeteciler kısa bir süre rahat nefes alabildiler. Ancak o dönemde dâhi, her daim iktidarların hedefi olan sevgili Aziz Nesin, 1961 yılında yazdığı bir yazıdan dolayı Milli Birlik Komitesi’nin emriyle tutuklandı.

Basına karşı devlet baskısı 1965’de ABD’nin desteğiyle Demirel’in başbakan olmasından sonra tüm şiddetiyle hortlatıldı.

Türkiye’de sol uyanışın gelişmesi, işçi sınıfının, köylülüğün, gençliğin hak arayışlarının güçlenmesi, Türkiye İşçi Partisi’nin ülkenin siyasal gündemine damgasını vurması üzerine polis ve faşist katiller devrimci avına koyulurken savcılar da Türk Ceza Kanunu’nun 142, 311, 312, 156 ve 159. maddelerini tepe tepe kullanarak gazeteciler hakkında dava ardına dava açıyorlardı.

60’lı yıllarda yönettiğim Akşam gazetesinin, ardından Ant dergisinin yazar ve sorumlularının tüm günü mahkemelerde geçiyor, çoğunca yazılarımızı adliye koridorlarında yazmak zorunda kalıyorduk.

1970’teki tarihi 15-16 Haziran direnişinden sonra ilan edilen sıkıyönetimde, sadece Demirel iktidarının değil, askeriyenin de doğrudan hedefi olduk, Ant’ın kapağında “Kapitalistleşen subaylar işçi sınıfını” yargılayamaz dediğimiz için 1. Ordu karargahında dokuz subay tarafından sorguya çekilerek tehdit edildim.

12 Mart darbesi indikten sonra Balyoz Harekatı başlayınca dergimiz hemen kapatıldığı gibi hakkımızda yüzlerce yıl hapis cezası talep edildiği için cuntaya karşı yurt dışı direnişine katılmak üzere sürgüne çıktık, ancak muhalif gazeteciler olarak üzerimizdeki baskılar orada da bitmedi.

Yaptığımız çalışmalar nedeniyle Avrupa ülkelerinde yerleşmemiz ya da özgürce seyahat etmemiz Türk Devleti’nin baskıları nedeniyle yıllarca engellendiği gibi, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra da Evren Cuntası’nın kararıyla “Kansızlar” diye suçlanarak Türk vatandaşlığından atıldık.

Tüm bu baskı uygulamalarının ardında, ülkedeki faşist rejimin efendileri ister asker, ister islamcı olsun, onların kendilerine verdiği istihbarat ve baskı misyonunu sadakatla yerine getiren büyükelçiler vardır.

Daha 1974 yılında Brüksel’de İnfo-Türk’ü kurduğumuzda, Avrupa’nın başkentinde kalıcı bir muhalif ses çıkmasından rahatsız olan büyükelçiliğin Belçika Hükümetine yaptığı baskılar nedeniyle bizim bu ülkede oturma ve çalışma izni almamız Belçika Güvenlik Örgütü tarafından tam üç yıl süreyle engellendi.

Belçika’da gazetecilik faaliyetine devam ederken sorumluluk üstlendiğimiz sosyal ve kültürel faaliyetleri de engellemek için binbir çareye başvuruldu.

12 Eylül darbesinden önce İnci Tuğsavul Brüksel Anakent Belediyesi tarafından ilkokullardaki Türkiyeli çocuklara ana dil ve kültür dersi vermekle görevlendirmişti. Ancak Türkiye Büyükelçiliği 11 Kasım 1982’de Brüksel Belediye Başkanı Hervé Brouhon’a bir mektup göndererek “Türk Devleti aleyhine faaliyet gösteren İnci Tuğsavul’un öğretmenlik görevine derhal son verilmesini” istedi. Göçmen örgütleri bağlantı komitesi CLOTI’nin bu müdahaleyi protesto etmesi üzerine Hervé Brouhon büyükelçiye yazdığı yanıtta İnci’ye güven duyduklarını, üstelik yabancı bir devlet adına belediyenin iç işlerine karışılmasına asla göz yumamayacaklarını bildirdi.

25 Mart 1982’de Courcelles Belediye Başkanı Ernest Glinne belediye salonunda İnfo-Türk’ün de katkısıyla Türkiye’de insan haklarının durumu konusunda bir konferans düzenlemişti. Türk büyükelçisi belediye başkanına sert bir mektup göndererek “Türklerin yoğun bulunduğu bir kentte Türkiye düşmanlarının konuşturulması”nı protesto etmiş, ancak aynı zamanda Avrupa Parlamentosu’nun başkan yardımcısı olan sosyalist Glinne kendisine hak ettiği yanıtı vermişti.

Büyükelçilik ertesi yıl da bir başka skandala imza attı. Türkiye’nin demokratikleştiği iddiaları karşısında Amnesty International 22 Şubat 1989’da Brüksel Özgür Üniversitesi’nde Belçikalı bilim insanları ve insan hakları savunucularının da katıldığı bir konferans düzenleyerek karşı görüşleri ifade etmemiz için beni ve Türkiye Büyükelçiliği’ni de konuşmacı olarak davet etmişti. Büyükelçi, Türk vatandaşlığından atılmış bir muhalifle aynı tribünde yer almayacağını bildirerek daveti reddetti.

Türk vatandaşlığından atıldığımız dönemde mülteci pasaportuyla Fransa’ya girmem yasaklandığından seyahat özgürlüğü kazanabilmek için Belçika vatandaşlığına yaptığımız müracaatın kabulü de, yine büyükelçiliğin yaptığı baskılar sonucu Belçika Kraliyet Savcılığı tarafından 1990’dan 1995’e kadar tam beş yıl süreyle engellendi.

Türkiye’de faşizan baskılar sürüp giderek Belçika’nın ünlü uluslararası festivallerinden Europalia’nın 1996 yılında Türkiye’ye hasredileceği açıklanınca Le Soir gazetesi 23 Aralık 1994 tarihli sayısında benim “Europalia ’96: Utanç Şenlikleri?” başlıklı bir eleştirimi yayınladı, bunun üzerine de kıyamet  koptu… Türkiye büyükelçiliği basın danışmanı Le Soir’ın 30 Aralık 1994 tarihli sayısında yayınlanan yazısında beni “terörizmin destekçisi” gibi göstermeye çalışıyordu: “Bay Özgüden yazısında bir kez daha Türkiye’nin bugün karşı karşıya bulunduğu gerçek soruna, PKK’nin terörist eylemlerine değinmekten özenle kaçınmaktadır. Bu tür saldırılarla hiç kimse Türk Devleti’nin önemini küçültemeyecek, onu haritadan silemeyecektir!”

Belçika vatandaşı olmamızdan sonra da büyükelçilik, bırakın gazetecilik çalışmamızı, Brüksel’deki göçmenlerin haklarını savunmak, topluma uyumlarını sağlamak ve kültürlerini değerlendirmek üzere kurduğumuz Güneş Atölyeleri’nin faaliyetlerini de engellemek için elinden geleni ardına koymadı.

Türkiye’lilerin yoğun bulunduğu Schaerbeek Belediyesi’nin salonlarında 22 Şubat 1999’da Güneş Atölyeleri’nin kuruluşunun 25. yıldönümü nedeniyle büyük bir sergi düzenlemiştik. Tam da serginin açılacağı günün sabahı Türk büyükelçisi Belediye Başkanı Francis Duriau’ya telefon ederek “Türklerin yoğun yaşadığı bir belediyede Türk düşmanlarının açacağı serginin iptal edilmesi”ni istemişti. Ancak Duriau bu baskıyı derhal reddettiği gibi, serginin açılışında yaptığı konuşmada İnfo-Türk’ün Türkiye’nin demokratikleşmesi için verdiği mücadeleyi ve sergilenen eserlerin kalitesini överek Türk büyükelçinin baskısını reddettiğini de iftiharla açıklamıştı.

Türkiye Büyükelçiliği’nin emrindeki Türk Diyanet Vakfı, sağcı dernekler ve Türk lobisinin sözcüsü gazete ve haber siteleriyle muhaliflere karşı yürüttüğü kampanyalar Tayyip Erdoğan’ın iktidar olmasından sonra daha da cüretkâr ve açık seçik bir nitelik kazandı.

Brüksel’deki muhalif bir Türkçe haber sitesi 24 Ocak 2006’da şu haberi veriyordu: “Ayağının tozuyla yazdığı ilk resmi mektuplarından birinde Belçika (Vallon-Brüksel) Frankofon Parlamentosu’nun sesini boğmaya kalkışan Türkiye’nin yeni Brüksel Büyükelçisi Fuat Tanlay’ın muazzam gafı... Geçen 24 Aralık’ta Belçika’ya gelmiş olan ekselansları hiç vakit kaybetmeden kaleme sarılıp Ermeni Soykırımı anısına okul kitaplarında yer verilmesi için Christine Defraigne’in (MR) sunduğu karar taslağıyla ilgili olarak Frankofon Parlamentosu başkanı sosyalist François Istasse’a bir mektup döşeniyor. (...) Frankofon Topluluğu temsilcileri arasında ileride benzer bir girişimde bulunulmasını önlemek için Parlamento Başkanı’nın sert tavır koymasını istiyor.”

Saint-Josse’ta Türk faşistlerinin Kürt ve Ermeni lokallerine ve işyerlerine saldırmasından sonra Belediye Başkanı Jean Demannez’nin bu belediyede yaşayan Türkler, Kürtler, Asuriler ve Ermeni’ler arasında bir diyalog ve barışçıl ortak yaşam projesi hazırlaması üzerine Büyükelçi Fuat Tanlay küplere binerek 21 Nisan 2007 tarihli Hürriyet’in sayfalarında Belçika’nın bu seçilmiş belediye başkanına aynen şu ifadelerle saldırıyordu: “Arkadaş sen kimsin? Sana bu misyonu kim verdi? Nasıl oluyor da sen benim vatandaşımı Türk, Kürt, Ermeni, Süryani diye tanımlarsın? Bunların temsilcilerini çağırıp masaya oturursun? Vatandaşlarımı kimse bu şekilde ayrıma, hele hele etnik temelde ayrıma tabi tutamaz. ‘Bugün Kürtlerle görüştüm. Yarın Türkleri, öbür gün Ermeni ve Süryanileri kabul ediyorum’ demek, bize göre bölücülüktür. Vatandaşımızın bu şekilde bölünmesine müsaade etmeyiz.”

O günlerde Saint-Josse’da bir Kürt ailesine yapılan saldırıyı Belçika medyasına duyurduğumuz ve bu duyuruya Belçika haber ajansı Belga da yer verdiği için Fuat Tanlay Hürriyet’in o sayısında İnfo-Türk’e de saldırarak Türk derneklerini bize karşı kışkırtmaktan kendisini alamıyordu: “Belçika’nın milli haber ajansı, Türkiye Cumhuriyeti karşıtlığıyla tanınan ve yıllardır Belçika’da Türkiye karşıtı faaliyetlere öncülük eden İnfo-Türk adlı bir İnternet sitesinin haberini kaynak gösterip gazetelere geçti. Belçika’da garip şeyler oluyor. Sivil örgütlerden ses yok. İşte her şey tüm açıklığıyla ortada. Bu sadece Büyükelçi olarak Fuat Tanlay’ın görevi değil. Terörle, teröristle, yalan haberler ve karalamalar ile birlikte mücadele etmemiz gerekir. Maalesef yalnız bırakıldım. İnsan sivil örgütleri de bu tip mücadelede yanında görmek istiyor.”

Türk büyükelçiliğinin yıllardır İnfo-Türk’e ve benim şahsıma karşı sürdürdüğü saldırılar 2008 yılı sonuna doğru tam bir linç kampanyasına dönüştü. 10 Kasım günü Türkiye Büyükelçiliği’nde yapılan Atatürk’ü anma toplantısında Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül Atatürk’ün bugün fazla hatırlanmayan, ama çok önemli bir adımının, Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesi olduğunu belirterek şöyle diyordu: “Bugün eğer Ege’de Rumlar devam etseydi ve Türkiye’nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi, bugün acaba aynı milli devlet olabilir miydi?”

Büyükelçi Fuat Tanlay da bakandan geri kalmayarak, okullarda tüm çocuklara zorla ezberlettirilen Arif Nihat Asya’nın aşırı milliyetçi Bayrak şiirini okuyordu: “Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü, sana benim gözümle bakmayanın mezarını kazacağım. Seni selamlamadan uçan kuşun yuvasını bozacağım.”

Bu konuşmaları İnfo-Türk’te eleştirerek yansıtınca, 12 Kasım 2008’de bir Türkçe sitede ilk saldırı yapıldı: “Görüyorsunuz ki, Türk ve Türkiye düşmanları uyumuyor. Onlara göre kendi liderlerinizi anmak, övmek,onlara sadakatla bağlı olduğunuzu söylemeniz, tarihinizle öğünmeniz adeta bir suç eylemi... Bu düşünceyi ortaya koyanların vatan ve millet sevgisinden ne kadar uzak olduğunu anlamak hiç de zor değil…”

Tam da o sırada Avrupa Parlamentosu’nda Dersim Kırımı üzerinde ilk uluslararası konferansın örgütleyicileri arasında yer almış, Asuri-Keldani halkının maruz kaldığı katliamları konu alan “Seyfo” adlı belgeselin tanıtım gecesinde de Türkiye’deki ulusal baskılar üzerine bir konuşma yapmıştım.

Bunun üzerine 22 Kasım 2008’de hem Brüksel’deki bir Türkçe haber sitesi, hem de Türkiye’de Yeni Çağ gazetesi tarafından şahsıma karşı eş zamanlı bir linç kampanyası başlatıldı. Bunun üzerine gerek Türkiye’de, gerekse Avrupa’da benimle dayanışma kampanyası açılırken Belçika hükümeti de beni koruma altına almak zorunda kaldı.

Büyükelçi Fuat Tanlay ise 2011 yılında Belçika’daki hizmetlerine mükafat olarak Başbakan Tayyip Erdoğan’ın dış ilişkiler baş danışmanlığına terfi ettirildi.

Ondan sonra Avrupa’nın başkentine gelen büyükelçiler de aynı çizgide devam ettiler.

Örnekler çok, ama günümüze gelelim…

İki yıl önceydi… 13 Ekim 2019’da Belçika’nın popu?ler televizyonu RTL-TV’nin haftalık tartışma programında ana konulardan biri Tu?rk Ordusu’nun Suriye’ye girişi, Rojava halkının maruz kaldığı baskılar ve bu işgal nedeniyle ipini koparan İŞİD katillerinin hem Suriye’de hem de Avrupa u?lkelerinde u?mmetçi teröru? yeniden başlatması ihtimaliydi. Tu?m taraflar eşit söz hakkına sahip olabilsin diye Rojava Kürtleri adına PYD’nin Bru?ksel temsilcisi ve Leuven Katolik Üniversitesi (UCL)’de görevli Rhodi Mellek, Tu?rkiye’nin göru?şu?nu? savunmak u?zere de Bru?ksel Bu?yu?kelçisi Gümrükçü davet edilmişti. Ancak büyükelçi televizyon yönetimine verdiği yanıtta bir Ku?rt konuşmacı ile asla bir araya gelmeyeceğini bildirmişti.

Bu yanıt karşısında şaşıran televizyon yönetimi sonunda orta yol bir çözu?m bulmuştu. Programa her ikisi de davet edilmişti, ancak bu?yu?kelçi stu?dyoda konuşurken dışarıda bekletilen Rhodi Mellek ancak onun konuşması bittikten sonra stu?dyoya girebilmişti.

Türkiye’nin bugünkü Brüksel büyükelçisi Hasan Ulusoy’un 1915 Ermeni-Asuri soykırımının 106. yıldönümündeki performansı herhalde diplomasi tarihine geçecek nitelikte…

Belçika’nın en büyük günlük gazetelerinden La Libre Belgique, 24 Nisan 2021 tarihli sayısında Belçika Ermeniler Komitesi başkanı Nicolas Tavitian’ın Avrupa’nın bu konudaki kayıtsızlığını eleştiren bir yazısını yayınladı, iki gün sonra da, 26 Nisan 2021’de, gazetenin genel yayın müdürü Dorian de Meeûs şu çağrıyı yaptı: “Bu soykırım oldu. Cezasız kaldı, bir başkasına ilham verdi. Çocuklarınıza anlatın... çünkü okullarımız bundan bahsetmiyor. Ülkemizde bu soykırımın inkarı hâlâ cezalandırılmıyor. Belçika Parlamentosu buna gerek görmedi… Yine de…”

Bu iki yazı üzerine küplere binen büyükelçi La Libre Belgique yönetimine gönderdiği bir yazıda Ankara’nın bu konudaki inkarcı tezlerini sıraladıktan sonra diplomatik kuralları da hiçe sayarak gazete yönetimine "Gazetenizden propagandaya hizmet eden ön yargılı bu tür yayımlara izin vermemesini istiyoruz" talimatını verdi.

Bittabi Belçikalı meslektaşlarım haklı olarak bu haddini bilmez dayatmayı yayınlamayıp bir ibret belgesi olarak arşivde layık olduğu yerde yerleştirdiler.

Türkiye’de basın ve ifade özgürlüğü her gün ayaklar altına alınır, gazeteler kapatılır, ana akım medya Tayyip’in havuzunda tek sesli hale getirilir, gazeteciler hapislere atılırken görevli bulunduğu ülkenin en önde gelen gazetelerinden birinin genel yayın yönetmenine sömürge valisi ağzıyla direktif verip sansür uygulamaya kalkan bir büyükelçiye ve tüm benzerlerine verilecek tek sıfat vardır:

 

Tayyip’in yeniçeri sefirleri…