• 13.05.2021 23:44
  • (80)

Daha bacak kadar çocukken, duvarlarında Atatürk resmi ve de kocaman bir “Göç Yolları” haritası bulunan tek odada beş sınıfın birlikte ders gördüğü köy ilkokulunda yaşadığım ilk 19 Mayıs kutlamasını hiç unutmuyorum… Her sabahki gibi “Türküm, doğruyum” andıyla başlayan günümüzde okulun tek öğretmeni 19 Mayıs’ın “mana ve ehemmiyeti”ni anlatan heyecanlı bir konuşma yapmış, ardından hançerelerimiz yırtılırcasına hep bir ağızdan bozuk düzen “Dağ başını duman almış…” marşını söylemiştik.

Babam Kunduz istasyonunda görevli demiryolcu olduğu için, 19 Mayıs kutlamaları konusunda ben sınıf arkadaşlarıma göre daha bilgili ve deneyliydim. Okula başlamadan bir yıl önce, 2. Dünya Savaşı’nın en kızıştığı 1941 yılının Mayıs’ında aylık erzak, ilaç, kitap v.s. alışverişi yapmak üzere trenle Samsun’a giderken beni de yanına katmıştı. İlk kez büyük bir kenti görmenin heyecanı içindeydim… Hele 19 Mayıs kutlaması… Ertesi yıl ilkokula başlayacağım için en fazla ilgimi çeken de hepsi kara önlüklü beyaz yakalı kız-erkek öğrencilerin askeri disiplin içinde marşlar söyleyerek geçişleriydi.

Daha sonraki yıllarda okuyacağım köy ve kent ilkokullarında da, tıpkı Atatürk’ün ölüm yıldönümü olan 10 Kasım’lar gibi, 19 Mayıs’lar da, bizim tek forma Türk genci olarak yetiştirilmemizin en büyük ritüelleri olmaya devam etti.

Yüksek öğrenim yıllarında da, gazetecilik yaşamımda da, hattâ bir sosyalist militan olarak Türkiye İşçi Partisi saflarında da 19 Mayıs ülkemizi işgalden kurtarmak için Mustafa Kemal’in Anadolu’ya ayak bastığı gün olarak devrimci takvimimizde tartışma götürmez yerini korudu.

Öyle ki, devrimci gençliğin tarihsel 68 direnişinin en önemli eylemlerden biri 30 Ekim’de Samsun’dan başlayıp 10 Kasım’da Anıt Kabir’e çelenk konulmasıyla sona eren Tam Bağımsız Türkiye için Mustafa Kemal Yürüyüşü idi. Etkinliğin başında yürüyenler arasında 12 Mart darbesinden sonra Atatürkçü cunta tarafından alçakça katledilen devrimcilerimizden Deniz Gezmiş, Cihan Alptekin ve Hüseyin Cevahir de vardı.

19 Mayıs’ın bir başka veçhesini, Türkiye’de Pontus-Rum soykırımının en önemli dönüm noktalarından biri olduğunu ise, tıpkı Ermeni ve Asuri soykırımları gibi yıllarca sonra, ancak sürgüne çıktıktan sonra öğrenecektim. Çünkü Türkiye’de soykırımlar gerçeği solun tüm kuşaklarında tabu sayılmıştı; illegal Türkiye Komünist Partisi’nin de, 60’larda yasal olarak kurulan Türkiye İşçi Partisi’nin de temel belgelerinde, bildirilerinde ve yayınlarında bu insanlık suçlarından tek kelimeyle dahi bahsedilmiyordu

Ermeni soykırımı gerçeğiyle ilk kez sürgünümüzün başlarında, kendisine Türkiye’deki faşizan uygulamalar üzerine bilgi verdiğim Belçikalı bir gazetecinin o konuda ne düşündüğümü sormasıyla kaşılaşmıştım ve de yanıtlayamadığım için ezilmiştim. Konuyu derinlemesine öğrenmem ve soykırım inkarcılığa karşı mücadeleye aktif katılmam ise ancak Ermeni diyasporasının önce birinci kuşağı, 80’lerde de son kuşağıyla tanışmam ve örgütsel ilişkiler kurmamla mümkün olabildi.

Pontus-Rum soykırımı gerçeğini ise, 1915 soykırımının 2005’teki 90. yıldönümünde Brüksel’de Asuri, Ermeni ve Kürt örgütleriyle birlikte düzenlediğimiz basın toplantıları, konferanslar ve kültürel etkinlikler sırasında ayrıntılı olarak öğrenebildim.

Verilen bilgilere göre 1908’de 2. Meşrutiyet’in ilanından bir süre sonra iktidar olan İttihat ve Terakki Anadolu’yu Müslüman Olmayanlardan Temizleme Operasyonu’nu ilk önce 1911 yılında Rumlara karşı başlatmış, Küçük Asya ve Trakya’dan 500 bine yakın Rum’u sürgüne zorlamıştı.

En azından 2 milyon cana mal olan 1915-16 Ermeni ve Asuri soykırım ve tehcirinin ardından 1919 yılına kadar Karadeniz bölgesinde de 150 bin’den fazla Pontus Rum’u katledilmişti

Mustafa Kemal’in İstanbul Hükümeti ve İngilizlerin onayı ile ordu müfettişi olarak 19 Mayıs 1919’da Samsun’a varmasından sonra yaptığı ilk işlerden biri, yerel çetelerle irtibata geçip, Pontus Rumları’na karşı imha operasyonu başlatmak olmuştu.

Soykırımlar konusunda uzman değerli dostlarımdan Recep Maraşlı, 23 Mayıs 2019’da HyeTert sitesindeki “19 Mayıs 1919: ‘Bayram’ değil, Pontus soykırımını anma günü” başlıklı yazısında şu bilgileri veriyor:

“Mustafa Kemal 19 Mayıs’ta Samsun’a indiğinde orada henüz yeni gelmiş bulunan 100 kişilik yeni Hintli Gurka birliğinin komutanı Yzb. Hurst’la tanıştı ve 22 Mayıs’ta İstanbul’a 3 RAPOR gönderdi. Bu raporlarda 33’ü Samsun havalisinde olmak üzere bölgede 40 kadar Rum gerilla birliği olduğunu, buna karşılık Türk çetelerinin ancak 13 adet olduğunu ve bunların az bir kısmı Türk köylerini Rumlara karşı savunurken çoğunluğunun adi çapulculuk yaptığını yazıyordu.

“Mustafa Kemal, Erzurum’da bulunan 3. Ordu Komutanı Kazım Karabekir’e yazdığı mektupta da Karadeniz kıyı şeridindeki Rumların ayaklanabileceğini, buna karşılık Türk köylerini silahlandırarak ve jandarmadan yararlanarak bunu bastırma niyetinde olduğunu belirtiyordu. Nitekim hemen çeşitli yörelerde Rum liderlerini tutuklattırmaya başlamıştı.

“19 Mayıs 1919’da Samsun’a gittiğinde Mustafa Kemal’in öncelikli amacı bölgedeki Pontus direnişini kırmaktı. Bu tarihten sonraki bütün toplantı ve protokollerin temelinde ‘anti-Rum’ ilke yer aldı. Amasya genelgesinde de, Erzurum ve Sivas kongrelerinde de ‘anti-Rum ve anti-Ermeni’ mücadele teyit edildi ve örgütlendirildi. Batı Ermenistan’ın ele geçirilmesi ve Koçgiri’deki Kürt isyanının bastırılması da bu ‘ulusal kurtuluş’ mücadelesinin diğer ayaklarını oluşturmaktaydı.

“Ankara hükümeti Koçgiri Kürt ve Pontus hareketini bastırmak amacıyla 9 Aralık 1920’de Merkez Ordu adı verilen bir ordu oluşturdu. Merkez Ordu’nun kumandanı Sakallı Nurettin Paşa, Teşkilat-ı Mahsusacı Topal Osman çetesi ile birlikte en önemli figürlerden biridir. Koçgiri herakatını yürüten Nurettin Paşa, Pontuslu Rum kadın ve çocuklara uyguladığı zulümden dolayı uğradığı eleştiriler karşısında kendini şöyle savunmuştur: ‘Memleketimizdeki Rumlar bir yılandır ve bu yılanların zehirleri kadınlardır’. Nurettin Paşa, 9 Eylül 1922’de İzmir’e girildikten bir hafta sonra Rumların izlerini silmek için şehri yaktırmasıyla da ünlüdür.

“Nurettin Paşa’nın da isteği ile, 12 Haziran 1921’de, Bakanlar Kurulu, Yunanistan’ın Karadeniz’e çıkartma yapacağını ileri sürerek Karadeniz’i savaş bölgesi ilan etti. 13 Haziran’da, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, Nurettin Paşa’ya, Bakanlar Kurulu’nun eli silah tutan Rumları Karadeniz sahillerinden uzaklaştırma kararı aldığını bildirdi ve ayrıca ‘Rumların çeteciliğe katılmak üzere dağılmalarına’ da engel olunmasını istedi. Resmi karar 16 Haziran 1921 tarihinde alındı.

“Bu karar üzerine, Samsun, Bafra ve Alaçam şehirlerinde 15 ile 50 yaş arasındaki tüm erkek nüfus tutuklandı. Ve ilk sürgün kafilesi yola çıkarıldı. Bu kafile onlara eşlik eden güvenlik kuvvetlerince kurşuna dizilerek imha edildi. Bunu diğer kafileler takip etti ve kafilelerin hemen hemen tümü yok edildi. Bu sırada, Eskişehir ve Kütahya Yunan ordusunun eline geçtiğinden Ankara, Merkez ordu ve Topal Osman dahil tüm kuvvetleri Batı cephesine çekti. Topal Osman Batı’ya giderken 21 ve 23 Temmuz 1921 arasında Merzifon’a girdi ve büyük bir katliam yaptı.

“Eylül 1921 tarihi ile birlikte sürgünün kapsamı genişletildi ve yaşlı, kadın, çocuk demeden herkes sürülmeye başlandı. Ayrıca Amasya’daki İstiklal Mahkemesi, Rumlara gözdağı vermek için faaliyete geçti. Çoğu ileri gelen Rum eşrafından 174 kişi, bu mahkemece idam cezasına çarptırılarak idam edildi.

“Pontus’lu aydınlar, gazeteciler, yazar-çizerler, sanatçılar, öğretmenler, öğrenciler, sporcular, yurtsever esnaflar darağaçlarında idam edildi. Partizanlara yardım etmiş olan köylerde tek bir canlı bile bırakılmadı. Ele geçirilen direnişçiler, mağaralarda, kiliselerde, gemilerin kazanlarında diri diri yakıldı.

“1921 yılından sonra sürgün yollarında katledilen yaklaşık 50 bin kişi ile birlikte Pontuslu Rum soykırımda hayatını kaybedenlerin sayısı toplam 353 bin olarak hesaplanmaktadır.”

Üzerinden tam 100 yıl geçmiş… Tıpkı 1915 Ermeni-Asuri soykırımı gibi, tıpkı 1938 Dersim soykırımı gibi yok sayılan, inkar edilen insanlık suçlarından biri.

Ve Türkiye, iktidarıyla ve muhalefetiyle, 102 yıl önceki 19 Mayıs’ı, tıpkı 1071 Malazgirt fütuhatı, tıpkı 1453 İstanbul fütuhatı gibi, Türk -İslam tarihinin en önemli sayfalarından biri olarak anmaya hazırlanıyor.

Gençlik ve Spor Bakanı Mehmet Muharrem Kasapoğlu, "19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı, vatanı sahipsiz sananlara karşı duruşumuzu, bölünmemizi, parçalanmamızı isteyenlere karşı birliğimizi simgeleyen kutlu bir gündür. 100 yıldır iftiharla ve gururla milli vicdanımızda taşıdığımız 19 Mayıs ruhu, geçilemez ve yenilemez özelliğiyle milletimize ilham olmuştur. Bugünümüzü gelecekle birleştirecek beraberliğimizin güvencesi, bu ülkeyi emanet ettiğiniz gençlerimizdir" diyerek Korona’ya rağmen kutlamaların yapılacağını müjdeliyor.

Antalya’da Muratpaşa Belediyesi’nin CHP’li belediye başkanı Ümit Uysal, “Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıkışının 102’nci yıl dönümüne denk gelen 19 Mayıs Çarşamba günü tarihi Kaleiçi Yat Limanı’ndan Türk bayrakları ve Atatürk posterleriyle süslenmiş 30 teknenin Akdeniz’in maviliklerine açılacağını, saat 19.19’u gösterdiğinde de tüm teknelerden İstiklal Marşı yükseleceğini” müjdeliyor.

Kamuoyu yoklamalarında hızla baş aşağı gitmekte olduğu anlaşılan Sultan Tayyip’in de, tıpkı iki yıl önce Kılıçdaroğlu’su, Bahçeli’si, Akşener’i ve hattâ Perinçek’iyle tüm parti liderlerini Samsun’da ayağına getirdiği gibi, 102. yıldönümünde prestij dopingi için yeni bir 19 Mayıs show’u tezgahlaması pek şaşırtıcı olmaz.

Ama Türkiye’deki show ne denli başarılı olursa olsun Sultan Tayyip’i 19 Mayıs’ta, Brüksel’deki Avrupa Parlamentosu’nda bir başka show, daha doğrusu zorlu bir sınav bekliyor.

İspanyol raportör Nacho Sanchez’in hazırladığı ve Dış ilişkiler Komitesi’nin önemli değişikliklerle 4’e karşı 49 oyla onayladığı 2020-21 Türkiye İlerleme Raporu Avrupa Parlamentosu genel kurulunun 18 Mayıs’taki oturumunda görüşülecek, değişiklik önergeleri de dikkate alınarak nihai metin 19 Mayıs çarşamba günü, muhtemelen Türk-İslam dünyası adına Ankara’da yedi düvele meydan okuyan nutuklar çekildiği saatlerde oylanmış olacak.

Dışişleri Komisyonu’nun toplantısında Türkiye’deki insan hakları ihlalleri madde madde sıralanırken ‘geriye gidiş’ listesine bu kez “hukuk alanında düzenli geriye gidiş” tablosu da eklendi. Hukukun dibe vurmasının AB’ye üyelik hedefine de bir duvar oluşturduğu vurgulandı.

Türkiye’nin halihazır durumu için önerilen “endişe” kelimesinin yerine “ciddi endişe”, “Türkiye’nin dış politikası” ifadesinin yerine “Türkiye’nin saldırgan dış politikası” ifadesinin konulduğu metinde insan hakları ve hukukun üstünlüğü konusunda endişelerin giderilemediği belirtiliyor.  Türkiye’nin hızla AB değerlerinden uzaklaştığının altı çizilip bu durumun Brüksel-Ankara ilişkilerini dip noktaya getirdiği vurgulanarak “Parlamento AB Komisyonu ve üye devletlere Türkiye ile katılım müzakerelerini resmen askıya almayı tavsiye eder” ifadesine yer veriliyor.

Özetle, Ermeni-Asuri soykırımı inkarcılığının HDP dışındaki tüm partilerin oy birliğiyle tavan yaptığı bir dönemde, üstelik Pontus-Rum soykırımının tüm dünyada anıldığı 19 Mayıs günü, Sultan Tayyip’in Brüksel’de Avrupa Birliği’nin en üst yasama organında ağır şekilde mahkum edildiği bir gün olacak.

Özünde bu sonuç sadece Tayyip’in mahkumiyeti değil, onun inkarcı ve fütuhatçı tüm uygulamalarına Meclis çatısı altında oybirliğiyle destek veren Mahşerin dört atlısının, AKP, MHP, CHP ve İYİP’nin de mahkumiyeti olacaktır.