• 20.05.2021 06:14
  • (173)

Bu yazıyı yazmaya koyulduğum saatlerde, Avrupa Birliği’nin Brüksel’deki iki farklı kurumunda Türkiyelileri de yakından ilgilendiren iki önemli konu enine boyuna tartışılmaktaydı. Avrupa Parlamentosu genel kurulunda Türkiye raportörü Nacho Sanchez Amor’un 2019-2020 Türkiye Raporu tartışılırken, AB dışişleri bakanları da çevrimiçi bir buluşmada İsrail ve Hamas arasında ikinci haftasına giren çatışmalar konusunda ne tavır takınılması gerektiğini görüşüyordu.

Önce Türkiye konusu… Geçen yazımda da belirttiğim gibi bu seneki rapor geçen yıllardakine oranla son derece sertti. Toplantı öncesi Agence Europe’un kendisiyle yaptığı uzun bir söyleşide de Sanchez Amor “Türkiye konusunda daha net bir tavır almalıyız. Artık reform projeleri vaadleriyle avunmak istemiyoruz. Gerçekte yapılanları görmek istiyoruz, aşk mektupları değil…” diyordu.

Ancak genel kurulda yaptığı sunuş konuşmasında hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye daha yakın bir Türkiye görmek istediklerini, AB'nin Türkiye'deki sivil toplumu desteklemesi gerektiğini belirttikten sonra dozajı düşürmekten geri kalmadı: "Eleştirel olabiliriz ama kapıyı açık bırakmalıyız ve olumlu ilişkiyi geliştirmeliyiz."

Onun ardından söz alan AB Konseyi ve AB Komisyonu sözcüleri de, raporda gerçeklerin dile getirilmiş olmasını övdükten sonra yine “açık kapı” vurgusu yapmaktan geri kalmadılar.

AB Konseyi adına söz alan dönem başkanı ve Portekiz'in Dışişleri Bakanı Augusto Santos Silva, rapordaki endişelerin not edildiğini belirtmekle birlikte son dönemde Doğu Akdeniz'de gerilimin düştüğünü, Türkiye ile Yunanistan arasındaki görüşmelerin cesaret verici olduğunu ileri sürerek ilişkilerin haziran ayındaki AB Liderler Zirvesi'nde tekrar görüşüleceğini hatırlattı.

AB Komisyonu adına konuşan komşuluk ve genişlemeden sorumlu üye Oliver Varhelyi de AP'nin raporunun AB Komisyonunun raporuyla aynı çizgide olduğunu, Türkiye ile ilişkilerin gerildiğini belirtmekle beraber son aylarda Doğu Akdeniz'de gerilimin azaldığını, Kıbrıs konusunda Cenevre'de görüşmeler yapıldığını, bunların memnuniyet verici olduğunu belirterek yapıcı ilişkilerin sürmesini istediklerini bildirdi.

Buna karşılık rapor üzerine söz alan değişik ülkelerden ve farklı siyasal gruplardan 35 milletvekilinin 30’u Türkiye’deki Erdoğan rejimini yerden yere vuran konuşmalar yaparak Konsey’i ve Komisyon’u bu rejime dolaylı destek verdikleri için ağır şekilde eleştirdiler.

Sonuçta 150 çekimser, 64 hayır oyuna karşılık 480 oyla kabul edilen raporda Ankara yönetimi tarafından mevcut olumsuz gidişata acilen ve tutarlı biçimde son verilmemesi halinde Türkiye ile katılım müzakerelerinin resmen askıya alınması çağrısı yapıldı.

Ne ki, Avrupa Parlamentosu ne derse desin, Avrupa Birliği’ni bağlayıcı kararlar AB Komisyonu ile AB Konseyi’ne ait. AB Komisyonu başkanı Von der Leyen’in Nisan ayında Konsey başkanı Charles Michel ile birlikte yaptığı ziyaret sırasında Tayyip’in sarayında maruz kaldığı aşağılanmaya rağmen, AB Konseyi’nin 24-25 Haziran zirvesinde de Türkiye’deki tüm insan hakları ihlallerinin ve konu komşuya saldırıların sineye çekilerek “Ne şiş yansın ne kebap” bir açıklama yapılacağında pek kuşku yok.

Türkiye’de insan hakları ve özgürlüklerin çiğnenmesi konusunda olduğu gibi, İsrail’in Filistin halkına yaptığı zulüm konusunda da AB ülkeleri başkentlerinde aynı vurdum duymazlık hakim, hepsi bu iki ülkeyle ilişkilere tamamen “stratejik hesaplar, ekonomik ve ticari çıkarlar” açısından bakıyor.

AB Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in girişimiyle yapılan AB dışişleri bakanları video toplantısından da saldırgan ve baskıcı İsrail yönetimine karşı doğru dürüst bir yaptırım kararı çıkmadı, iki tarafa da “ateş kes” çağrısı yapmakla yetinildi… Üstelik o çağrıda bile oybirliği sağlanamadı, İsrail’in AB içindeki yakın müttefiki Macaristan 26 dışişleri bakanının videolu ateşkes çağrısına katılmayı reddetti.

İslam dünyasının liderliğini kendine yakıştırarak arada bir İsrail’e karşı yüksek perdeden atıp tutan Tayyip Erdoğan da İsrail ile ekonomik ve ticari ilişkilerin sekteye uğramaması için elinden geleni ardına koymuyor.

13 Mayıs 2021’deki Evrensel’de yayınlanan Bülent Falakaoğlu’nun “Filistin yansa da ticaret hep sağlam” başlıklı yazısı yeterince öğretici:

“Değişmez bir kural var: Türkiye ile İsrail arasındaki siyasi ve diplomatik krizlerden ticari ilişkiler etkilenmez. Ne 2009 Davos zirvesindeki ‘one minute’ (bir dakika) çıkışı… Ne de 2010 mayıs ayındaki Mavi Marmara saldırısının ardından yaşanan diplomatik ve siyasal ilişkilerdeki kopuş dönemi… ‘Ticaret etkilenmez’ kurallarını değiştirebildi.

“Mavi Marmara saldırısının ardından siyasi ilişkilerin asgari seviyeye indirildiği 2011 yılında İsrail’den ithalat patladı. O yıl Türkiye’nin İsrail’den mal ve hizmet alımı 1 yıl öncesine göre yüzde 51 oranında arttı. İsrail’i ödüllendirircesine gelen bu artış sonucu ithalat rakamı 2 milyar doları buldu.

“2014 yılında İsrail’in Gazze’ye yaklaşık 80 gün süren Koruyucu Hat Operasyonu’nda da Türkiye hükümeti kıyameti kopardı. O gürültü bağrış arasında ticari ilişkiler son yılların en yüksek seviyesine ulaştı. En net biçimde ilişkilerde politik ve diplomatik krizlerin hiç eksik olmadığı 2009-2016 döneminde görüldü.

“Türkiye ile İsrail arasındaki son 10 yıldaki ticaret verileri dış ticaret hacminin 4,5 milyar doların altına hiç düşmediğini ortaya koyuyor. Şimdilerde bu rakam küresel ekonomik krize ve pandemiye rağmen 6.5 milyar dolar civarında. Çıkarlar her şeyin önünde tutuluyor. Halklar arasında körüklenen düşmanlığın, işgalin, savaşın bedelini ise halklar ödüyor.”

Bu çıkarcı ve iki yüzlü tavra karşı DİSK’in de dahil bulunduğu Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri’nin 17 Mayıs günü İstanbul’da İsrail Başkonsolosluğu önünde yaptığı açıklama yerden göğe haklı:

“Saray-AKP iktidarı ise son gelişmelere rağmen bir yandan İsrail’le askeri, ekonomik ve siyasi işbirliğini sürdürürken diğer yandan göstermelik kınamalarla durumu idare etmeye, siyasal İslamcı tabanındaki geleneksel Yahudi düşmanlığı duygusunu kullanarak da çözülen tabanını konsolide etmeye çalışıyor. Filistin’in haklı mücadelesinin yanındayız. Buradan bir kez daha Saray-AKP iktidarına sesleniyoruz: Türkiye ile işgalci İsrail arasındaki siyasi, askeri, ekonomik ve kültürel tüm ilişkilere son verilsin."

Bu açıklamayı iftiharla okurken belleğim beni tam 54 yıl geriye, ABD ve İngiliz emperyalizminin desteğini arkasına alan İsrail’in Mısır, Suriye ve Ürdün’ün topraklarını işgal ettiği 1967 yılındaki 6 Gün Savaşları’na götürdü.

13 Haziran 1967 tarihli Ant’ın başyazısında şöyle demiştim:

“Bütün insanlığı bir dünya savaşının eşiğine kadar sürükleyen Ortadoğu olaylarının üzerindeki sis perdesi henüz tam anlamıyla kalkmış değildir. Kesinlikle bilinen bir şey varsa, o da, Amerika ve İngiltere’nin desteğiyle harekete geçen İsrail’in üç arap ülkesinin topraklarını işgal ederek binlerce insanın hayatı bahasına bir zafer kazanmış olmasıdır. Sovyetler Birliği ve müttefiklerinin ültimatomu üzerine İsrail de ateş kestikten sonra İsrail-Arap ihtilafı diplomatik görüşmelerde ele alınacak ve Ortadoğu’da barışı yeniden kurmak için çözüm yolları aranacaktır. Ne var ki, bu görüşmeler neticesinde elde edeceği kazançlar ne olursa olsun, İsrail’in meşru savunma sınırlarını aşarak emperyalist nitelikte bir askeri harekata girişmesi, kazandığı zaferi lekelemiş ve onu tam anlamıyla bir ‘tehlikeli zafer’ haline getirmiştir.”

Ant’ın aynı sayısında dış politika yazarımız Haluk Tansuğ savaş sonrası gelişmeler konusunda son derece isabetli bir teşhis koyuyordu: “Şimdi Washington yöneticileri ve İsrail liderleri, askeri galibiyet sonrası ortada beliren siyasi problemlerle karşı karşıyadırlar. Çünkü galip gelerek mağlup düşme tehlikesi, Washington ve Tel Aviv karşısında bir heyula gibi kol gezmektedir. Kısacası, Ortadoğu, siyaset alanında kelimenin tam anlamıyla Vietnamlaşmıştır.”

Yine Ant’ın o sayısında Fethi Naci, İsrail’in saldırganlığı karşısında Türkiye’deki İslamcıların kaypaklığını ve ikiyüzlülüğünü teşhir ediyordu:

“Arap-İsrail savaşı mukaddesat satıcılarını hayli güç ve komik duruma düşürmüştür. Her gün dinden, Müslümanlıktan söz edenler, Amerika Araplara karşı Yahudilerin yanında yer alınca, ne söyleyeceklerini, neyi savunacaklarını şaşırmışlardır. Milliyetçiliği mevcut sınıfları inkar etmek için kullanan sağcılar, yabancı sermaye dolayısıyla, bağımsızlık dolayısıyla milliyetçilik yeni bir öz kazanınca nasıl milliyetçilik bayrağını elden bırakmışlarsa, şimdi de, kitleleri aldatmak ve sömürü düzenini sürdürmek için kullandıkları mukaddesatçılığı -hiç olmazsa bir süre için- bir yana bırakmak zorunda kalmışlardır. Bu, emperyalizmin dümen suyunda gitmenin, kişiliksizliğin kaçınılmaz sonucudur.”

Emperyalizme uşaklıklarını sergilediğimiz ümmetçiler bunun intikamını almakta gecikmediler, dört ay sonra ABD 6. Filosu'nun İstanbul’a gelişine karşı Ant'ın 10 Ekim 1967 tarihli 41. sayısını "Go Home" sloganlı bir kapakla yayınlayınca tarihsel Tan Matbaası’nı satın almış olan ümmetçi iş adamları grubu dergimizin bu matbaada dizilip basılmasını yasakladı.

Ardından ümmetçilerin İttihad Gazetesi'nde yeni tehditler sıralandı: "Daha dur bakalım, büyüğü geride. Artık isteseniz de, patlasanız da, çatlasanız da, Bâbıâli'ye el attık. Rotatifler, Kur'an ve iman hakikatlerinin neşrinde çalışacak. Müslüman gazetelerin sayısı daha da artacak; matbaaların, dağıtım şirketlerinin en yenisi, en moderni müslümanlara hizmet edecek. Tekniğin meşru dairedeki herşeyi islamiyete, onun hadimlerine hizmet edecek."

Ümmetçiliğin elebaşılarından Mehmet Şevket Eygi, sahibi olduğu Bugün gazetesinde daha da ileri giderek açıkça katliam fetvası veriyordu: " Önümüzde taze ve ümit verici bir örnek vardır: Endonezya'daki komünist kıyımı. Yüzbinlerce komünist öldürüldü. Karada vahşi hayvanlar, denizde balıklar insan etine doydu. Korkunç bir komünist kıyımı oldu. Fakat Endonezya kurtuldu."

Şaşırtıcı değildi… 12 Kasım 2020’de Artı Gerçek’te ayrıntılı olarak yazdığım gibi, ABD emperyalizminin Türkiye üzerindeki kontrolünü pekiştirmek için İslam’ı da kullanması, 1957’de ünlü Eisenhower Doktrini’nin ABD Kongresi tarafından onaylanmasıyla başlamıştı. Mısır ve Suriye‘de yeni rejimlerin ABD ve İngiliz emperyalizmine karşı tavır alması, Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkelerle ilişkiler kurması üzerine, özellikle de Başkan Nasır’ın 26 Temmuz 1956’da Süveyş Kanalı’nı millileştirmesinden sonra Eisenhower Ortadoğu’daki Amerikan çıkarlarını koruyabilmek için tek çarenin İslam’ı politize ederek müslüman ülkelerin yöneticilerini avucunun içine almak olduğuna karar vermişti.

Bu doktrinin gereği islamcı Süleyman Demirel ABD’nin açık desteğiyle 1965’de başbakan olmuş, hemen ardından Müslüman Kardeşler Devlet Planlama Teşkilatı başta olmak üzere devletin kilit yerlerine getirilmiş, tosuncuklar vurucu güç olarak örgütlendirilerek Kanlı Pazar’larda anti-emperyalist işçi ve öğrencilere saldırtılmıştı.

Bu süreçtedir kim Turgut Özal, Necmettin Erbakan ve nihayet Recep Tayyip Erdoğan gibi islamcıların başbakanlık koltuğuna oturacak, hattâ ikisi cumhurbaşkanı da olarak Türkiye’yi islamo-faşist bir rejimin temel taşlarını döşeyecekti.

60’lı yıllarda İslamcılar ABD emperyalizminin beşinci kolu olarak sadece Türkiye’de sol ve anti-emperyalist direnişe değil, aynı zamanda Filistin halkı da dahil tüm ezilen Ortadoğu halklarının haklı mücadelesine karşı çıktılar.

Bu gerçeği değerli Kürt aydını, sevgili dostumuz Mehmet Emin Bozarslan Ant dergisindeki yazılarında ve 1969 Eylül’ünde yayınladığımız 392 sayfalık “Hilafet ve Ümmetçilik Sorunu” kitabında belgeleriyle ortaya koydu.

Aynı yıl bölgenin tüm halklarının ABD emperyalizminin ve İsrail’in saldırganlığından korunabilmesi, barış içinde bir arada yaşayabilmelerinin sağlanması için Ant Dergisi’nde Ortadoğu Devrimci Çemberi oluşturulması gerektiğini vurgulayarak öneriyi Türk, Kürt, İranlı, Kıbrıslı ve Filistinli devrimcilerin tartışmasına açmıştık.

1970 Şubat’ında Filistin’den dönerken tutuklanan Yusuf Arslan Ant’a gönderdiği mesajında “Günümüz koşullarında, özellikle emperyalizmin bir sıcak savaş bölgesi haline getirdiği Ortadoğu'da da bütün halkların, Türkiye, İran, Arap, Kıbrıs, Kürt halklarının bir anti-emperyalist cephe kurmaları, Ortadoğu Devrimci Çemberi'ni oluşturmaları, emperyalizme karşı kahredici darbenin indirilmesinin başlıca şartlarından biridir” diyordu.

1970’in Mart’ında İstanbul’da Doğu Devrimci Kültür Ocakları kuruldu. Sevgili dostumuz Necmettin Büyükkaya’nın önderliğindeki DDKO, Bağımsızlık Haftası nedeniyle "Türkiye halklarına" hitaben yayınladığı bir bildiride şöyle diyordu: "Artık dünyadaki ve özellikle Ortadoğu'daki mazlum halkların emperyalizme karşı bağımsızlık savaşlarında Türkiye halklarının da kesin yerlerini almaları gerekir. Ortadoğu'da emperyalizme karşı verilecek savaş, Ortadoğu Devrimci Çemberi içinde Türkiye halklarının gerçekten kardeşçe ve birlikte mücadeleleriyle kazanılacaktır.”

O günlerde Filistin halkının devrimci mücadelesinin Türkiye’de iyi tanınması için Mehmet Emin Bozarslan dFilistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi lideri Nayif Havatme’nin Filistin’de Halk Savaşı ve Ortadoğu isimli kitabını çevirdi. Haziran 1970’de yayınladığımız kitabın ikinci bölümünde de Fransız marksist düşünürlerinden Jacques Couland’ın “Ortadoğu ve İsrail” adlı incelemesi yer alıyordu.  

Bunu yine Ant’ın Şubat 1971 tarihli sayısında İsmail Beşikçi’nin “Doğu Anadolu’da geri bırakılmışlığın oluşumu” başlıklı incelemesinin yayını izledi. Ardından da Mehmet Emin Bozarslan  Şerefname’yi çevirerek Kürt halkının tarihine yeni bir aydınlık getirdi.  Bu önemli belgesel kitabı 12 Mart Muhtırası verildikten sonra gizlilik koşulları altında yayınlayabildik.

Ancak aynı yıl başlatılan Balyoz Harekâtı’nda Filistin ve Kürt halklarının özgürlük mücadelesini destekleyen tüm yürekli aydınlar gibi Bozarslan da, Beşikçi de, tutuklanıp yıllarca hapsedileceklerdi.

Evet, 50 yıl önce Türkiye’de Kürt halkı, İsrail işgali altındaki bölgelerde Filistin halkı emperyalizmin ve onun işbirlikçisi rejimlerin zulmü ve sömürüsü altındaydı. Bugün de Kürt ve Filistin halkları üzerinde aynı zulüm ve sömürü devam ediyor.

Ama mücadele bitmiyor… Beş yıldır Tayyip’in zındanında özgürlüğünden yoksun bırakılan, ama mücadele kararlılığını her daim yüreklilikle ortaya koyan Selahattin Demirtaş’ın hapisten gönderdiği “Mazlum Filistin halkına yönelik saldırıları kınıyorum. Zulme direnen tüm Orta Doğu halklarına ve özelde Filistin halkına dayanışma duygularımı iletiyorum” mesajı zalimlere çok şey söylüyor…