• 4.06.2021 09:02
  • (191)

Belçika siyaset alemi bir yandan Korona belasına, öte yandan ordu içinde aşırı sağ yapılanmaya karşı gerekli önlemlerin alınıp alınmadığı tartışmalarıyla çalkalanırken, devreye   bir de kamu hizmetlerinde görevli kadınların tesettürlü olup olamayacağı konusunda sadece partiler arasında değil, aynı partinin başını çekenlerin kendi arasında hakarete dek varan polemikler girdi.

Brüksel bölge hükümetine bağlı toplu taşıma şirketi STIB, 2015 yılında tesettürlü bir kadının işe girme talebini, mevcut işyeri yönetmeliğindeki “dini, siyasi ve felsefi inançlara ait semboller taşıyanların çalıştırılamayacağı” hükmünü gerekçe göstererek reddetmişti. Bunun üzerine açılan davayı mahkeme tam 6 yıl sonra, 25 Mayıs 2021’de karara bağladı, yönetmelikteki engellemeyi “cinsiyet ayrımcılığı” diye niteleyerek tesettürlü kadının işe alınması gerektiğine hükmetti.

Yıllar önce, yine Brüksel bölge hükümetine bağlı iş ve işçi bulma kurumu Actiris aleyhine de aynı konuda bir dava açılmış, mahkemenin şikayetçiye hak vermesi üzerine bu kurum karara üst mahkemede itiraz etmeden işyeri yönetmeliğinde derhal değişiklik yaparak tesettürlü kadınları işe almaya başlamıştı.

Ancak bu kez, STIB’in siyasal partiler temsilcilerinin de üye olduğu altı kişilik yönetim kurulunda mahkeme kararına itiraz edilip edilmemesi konusunda tam bir görüş ayrılığı çıktı. STIB’in iki müdürü ile Brüksel partisi DEFI’nin temsilcisi mahkeme kararına itiraz edilmesini isterken, frankofon Sosyalist Parti (PS) ile frankofon ve flaman çevreci partilerin (ECOLO ve GROEN) temsilcileri itiraz edilmeyip mahkeme kararına derhal uyulmasında ısrar ettiler. Ancak GROEN temsilcisi kurulun başkanı olduğu ve başkanın oyu iki oy sayıldığı için mahkeme hükmüne itiraz reddedilmiş oldu, tesettürlü kadınların işe alınmasına yeşil ışık yakıldı.

Ne ki bu karar da hemen uygulamaya konulamıyor, çünkü bu kez devreye Flaman liberallerinin partisi Open VLD girdi. STIB’in yönetiminde denetçi olarak yer alan bu partinin üyesi, kurulun kararına karşı çıkarak konunun doğrudan Brüksel bölge hükümetinde görüşülmesini ve bağlayıcı kararın orada alınmasını istedi.

Bu durumda en geç bir aylık itiraz süresinin biteceği 25 Haziran’a kadar Brüksel bölge hükümetinin STIB’de tesettürlü kadın çalıştırılmasını emreden mahkeme kararı konusunda bir tutum belirlemesi gerekiyor.  Hükümet bu süre sonuna kadar herhangi bir itirazda bulunmadığı takdirde mahkeme kararı kesinleşecek ve STIB’de tesettürlü kadın çalıştırmaya başlanacak.

Ancak iki yıl önce uzun pazarlıklar sonucunda zor bela kurulan koalisyon hükümetinden bu konuda lehte ya da aleyhte bir kararın oybirliğiyle çıkması son derece zor görünüyor. Hükümette sosyal işler ve vatandaşa yardım bakanlıklarını elde tutan frankofon ve flaman çevreci partiler (ECOLO ve GROEN) tesettürlü çalışmanın tamamen serbest bırakılmasından yana iken başbakanlık ile şans eşitliği bakanlığını elinde tutan frankofon Sosyalist Parti (PS) içinde bu konuda ciddi görüş ayrılıkları yanaşıyor… Koalisyonun üçüncü ortağı olarak çalışma, maliye ve belediyeler bakanlığını elde tutan Brüksel partisi DEFI’nin genel başkanı bu konuda tesettür yanlılarına en küçük bir ödün verilmesine dahi karşı olduğu gibi, kamu kuruluşlarında laikliğin ödünsüz uygulanması için anayasada değişiklik yapılmasında ısrar ediyor.

Eğer laiklik savunucuları Brüksel hükümetinde ağır basar da tesettür konusunda mahkeme kararına 25 Haziran’a kadar itiraz edilirse, yargı mekanizmaları çok yavaş çalıştığından, nihai kararın üst mahkemeden ancak 2024 yılında çıkabileceği, federal, bölgesel ve yerel seçimler de o tarihte yapılacağından, önümüzdeki üç yıl boyunca tesettür kavgalarının Belçika siyasal gündemine damgasını vuracağı, hattâ yeni hükümet krizlerine yol açabileceği tahmin ediliyor.

Bu ihtimali güçlendiren nedenlerin başında da, Brüksel bölge hükümetinin aksine, federal hükümeti oluşturan koalisyonda zıt görüşlerdeki 7 partinin yer alması, hükümetin karşısındaki muhalefet partilerinin de tesettür konusunda farklı görüşlere sahip bulunması geliyor.

Bir yılı aşkın süredir Korona belasının getirdiği zorunluluklar nedeniyle siyasal yaşamda görülen görece uyum ve istikrarın, yoğun aşı uygulanması sonucu tehlike azaldıkça ve yeni seçimler yaklaştıkça giderek yerini çeşitli siyasal, ekonomik ve sosyal konularda şiddetli çatışma ve polemiklere bırakması kaçınılmaz görünüyor.

Şu ana kadar yapılan açıklamalara göre tesettürlü çalışmanın serbest bırakılmasına Flaman kesiminden milliyetçi NV-A, aşırı sağcı VB, liberal Open VLD, Frankofon kesimden ise liberal MR ve Brüksel partisi DEFI açıkça karşı çıkmakta. Hemen hatırlatalım ki, önümüzdeki ilk seçimde Flaman bölgesinde NV-A ve VB’nin oyların yarıdan fazlasını alacakları, sadece Flaman Bölge Meclisi’nde değil, federal mecliste de en büyük sayısal gücü oluşturabilecekleri tahmin ediliyor.

Tesettürlü çalışmanın serbest bırakılmasını ise Flaman kesiminden çevreci GROEN, radikal sol PVDA, Frankofon kesiminden çevreci ECOLO ve radikal sol PTB en hararetli şekilde savunuyor. Geleneksel olarak laikliğin bayraktarlığını yapmış olan frankofon sosyalist partisi PS ve flaman sosyalist partisi VOORUIT’in bu konudaki tutumları henüz kesinleşmiş değil, ama her iki partide de önemli bir kesimin tesettürlü çalışmaya destek verdiği biliniyor.

Sol kesimdeki laiklikten ödün verme eğiliminin ardında hiç kuşkusuz son yarım yüzyıldır Belçika’nın demografik yapısında yaşanan değişim büyük rol oynuyor. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kömür madenlerinde ve en tehlikeli sanayi dallarında ve inşaatlarda çalıştırılmak üzere Fas ve Türkiye gibi islamiyetin egemen olduğu ülkelerden getirtilen göçmen işçiler, onların aileleri, özellikle de burada doğup büyüyen ikinci, üçüncü ve hattâ dördüncü kuşakları, Belçika vatandaşı olarak özellikle metropollerde seçim sonuçlarını etkileyebilecek bir seçmen kitlesi oluşturmakta…

2018 verilerine göre Belçika’nın toplam nüfusu 11.322.088… Bu nüfus içinde 2.318.807 kişiyle yabancı kökenliler yüzde 20,48’i oluşturuyor. Onların da 311.772’i Fas, 155.488’i Türkiye kökenli… Dahası, Fas kökenlilerin 229.186’sı, Türkiye kökenlilerin ise 119.321’i Belçika vatandaşlığını da aldıkları için bu ülkenin yöneticilerinin seçiminde oy sahibi oldukları gibi, tercihli oyun yoğun kullanıldığı seçimlerde kendi memleketlilerinin tercih oylarıyla federasyon, bölge ya da belediye meclislerine seçilebilmekte, hattâ bakan olabilmekte…

Hemen hatırlatalım… 80’li yıllarda Evren Cuntası bir yandan yurt dışındaki muhaliflerini “vatan haini” diye damgalayıp Türk vatandaşlığından atarken, öte yandan rejimden yana Türklere derhal Belçika vatandaşlığına geçip seçimlere katılma hakkı kazanarak Türk lobisinin buyruklarını harfiyen yerine getirme çağrısı yapmıştı.

Ne yazık ki, o tarihe kadar Belçika siyasal partileri, en ilericileri de dahil, Türkiyeli göçmenlerin bu ülkenin sosyal ve siyasal yaşamına katılımı için hiçbir ön çalışma yapmamış, böylece onları Türk Devleti’nin kontrolüne ve güdümlendirmesine bırakmışlardı... Türk göçmenler Belçika vatandaşlığına geçip seçme ve seçilme hakkını kazandıktan sonra da işin kolayına kaçıp yeni seçmenlerin oylarını çekebilmek için başta Türk Diyanet Vakfı olmak üzere onun kontrolündeki cami ve derneklerle pazarlığa oturmuş, onların önerdiği kişileri aday listelerine yerleştirmişlerdi.

Bu tavizler nedeniyledir ki Türk adaylar da katıldıkları ilk seçimlerden bu yana Ankara rejiminin hizmetindeki Türkçe medyanın beyin yıkamasına tabi seçmenlerin oylarını alabilmek için her türlü milliyetçi ve dinci jargonu kullanmış, işi Brüksel’de dikili bulunan Ermeni soykırımı anıtının yıkılması için kampanyalar organize etmeye kadar vardırmışlardı.

Bu aykırı gelişmeler karşısında sol ve çevreci partiler sadece sessiz kalmamış, metropollerin belli belediyelerinde oy sayısını arttırabilmek için Türk adayların Türkçe yürüttükleri kampanyalarına destek vermişlerdi. Bu sayededir ki daha 2000 yılında Sosyalist Parti’nin aday gösterdiği Emir Kır önce Saint-Josse Belediyesi’nin başkan yardımcısı, 2004’te Brüksel Bölge Meclisi üyesi, 2012’de Brüksel Hükümeti’nde devlet bakanı olacak, 2013’ten beri de Türk kökenli seçmenlerin tercih oyları sayesinde Saint-Josse’taki belediye başkanlığı seçimlerini büyük farkla götürecekti.

Brüksel Özgür Üniversitesi (ULB)’nin 26 Mayıs 2019’da gerçekleştirdiği bir kamuoyu yoklamasına göre, Belçika’nın başkentindeki müslüman inançlı seçmenlerin yüzde 49,4’ü sosyalist parti PS’ye, yüzde 24,4’ü radikal sol PTB’ye, yüzde 10,2’si de yeşil ECOLO’ya oy vermiş bulunuyor. (Vif/L'Express, 30 Mayıs 2019).

Bu ankette dikkati çeken önemli bir nokta, sol ya da çevreci partiler müslüman seçmenlerin büyük destek verdiği partiler haline gelirken, 2007 ve 2010 yıllarındaki seçimlerde o kesimden hayli yüksek oy almış bulunan Hümanist Demokrat Merkez (cdH)’ın 2019 seçimlerinde bu desteği tamamen kaybetmiş olması.

Bu partinin 2007 ve 2010 yıllarındaki seçimlerde yüksek oy almasının nedeni, o sırada hâlâ Sosyal Hristiyan Parti (PSC) adını taşırken genel başkan Joelle Milquet’nin girişimiyle “hristiyan” etiketini atarak tıpkı sol ve çevreci partiler gibi Müslüman seçmenlerin hoşuna gidecek kampanyalar yürütmesi olmuştu… Milquet 24 Haziran 2009 bölge seçimlerinde de Belçika siyasal yaşamında şok yaratan bir tercih yaparak MHP sempatizanı bir Türk ailesinin üniversite mezunu tesettürlü kızı Mahinur Özdemir’i Brüksel bölge meclisine aday göstermişti.

Türk seçmenlerin tercihli oyları sayesinde rahatlıkla seçilen Mahinur Özdemir’in “ilk tesettürlü milletvekili” olarak Brüksel Bölge Meclisi’ne girmesinden Türkiye başbakanı Recep Tayyip Erdoğan da son derece duygulanacak, onun 30 Kasım 2010 tarihinde Hidiv Kasrı’ndaki düğününe tüm aile efradıyla birlikte katılıp kendisini “manevi kızı” ilan edecekti.

Özenle seçip Meclis’e soktuğu tesettürlü bir kadına Türkiye başbakanının böylesine değer vermesinden son derece memnun olan Joelle Milquet de Türkiye’deki iktidarla sıcak ilişkilerini daha da geliştirmek için Mahinur Özdemir’i, milletvekilliğinin yanısıra, kendi makamında özel kalem müdürlüğüyle de görevlendirecek, Türkiye’deki islamcı iktidarın tüm baskıcı, soykırım inkarcısı politikalarına sürekli destek verecekti.

Ancak bu ilişkiler 25 Mayıs 2014 seçimlerinde Milquet’nin ayağına dolaşacaktı… Koalisyon hükümetinde içişleri bakanı iken bakanlık kabinesine aldığı Mahinur Özdemir çevresinden bazı kişileri sırf Türk kökenli seçmenlerin tercihli oylarını garantilemek için sadece kendi şahsi seçim kampanyasında görevlendirdiği açığa çıkınca kıyamet kopacak, bu nedenle hakkında adli kovuşturmaya açılacaktı.

Mahinur Özdemir ise, Milquet’nin yerine cdH başkanlığına geçen Benoît Lutgen tarafından 2015 yılında Ermeni Soykırımı’nı inkar ettiği için partiden ihraç edilecek, bu inkarcılığının mükafatı olarak 12 Eylül 2019 tarihinde Erdoğan’ın talimatıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin Cezayir Büyükelçiliği’ne tayin edilecekti.

Ancak Özdemir’in hamisi ve Erdoğan rejiminin büyük dostu Joelle Milquet, fırsat buldukça “tesettür” konusunda sansasyonel çıkışlar yapmaktan geri kalmıyor, üstelik kendi partisinin en değerli şahsiyetlerini de hedefe koyarak….

Yazının girişinde ayrıntılı olarak anlattığım STIB’te tesettürlü kadın çalıştırılıp çalıştırılamayacağı konusundaki polemikler sırasında önemli bir çıkış, cdH’in en saygıdeğer parlamenterlerinden biri olan Georges Dallemagne’dan geldi.

Dallemagne sadece Belçika’da demokratik hakları savunmakla kalmayan, Türkiye dahil insan haklarının çiğnendiği tüm ülkelerdeki rejimlere karşı hem Belçika parlamentosu’nda, hem de insan hakları kuruluşlarıyla medyada sürekli mücadele veren bir şahsiyet.  Suriye’de islamcı teröristlerinin işledikleri cürümleri, son olarak Dağlık Karabağ’da Türk-Azeri ortak saldırısının dehşet verici sonuçlarını uluslararası kamuoyuna yansıtmak için her türlü rizki göze alıp oralara giderek yerinde incelemeler yapmış, bulgularını Belçika Parlamentosu’nda yansıtmış gözü pek siyasetçi.

Le Soir gazetesinin düzenlediği bir söyleşide Dallemagne, kadın hakları konusunun sadece “tesettür özgürlüğü”ne indirgenmesinin büyük bir hata olduğunu vurgulayarak şöyle demişti: “Bana göre asıl sorun kadın-erkek eşitliğinin tam sağlanmasıdır. Örneğin zorla evlendirmeler konusunda ne yapılıyor? Bana ulaşan bilgilere göre Selefiler ve Müslüman Kardeşler Brüksel’de örgütsel faaliyetlerini yoğunlaştırıyorlar, yeni müritler devşiriyorlar. Başörtüsü taşımak sadece dini aidiyetin ifadesi olsaydı sorun teşkil etmezdi. Ancak tesettürün aynı zamanda bizim toplum modelimizi, bizim değerlerimizi reddeden bir politik dayatma aracı olarak kullanıldığı da unutulmasın.”

Ama onun “tesettür” konusunda görüşünü açıklaması üzerine cdH’ın eski başkanı Joelle Milquet, üstüne vazife olmadığı halde gazaba gelerek Dallemagne’ı aşırı sağcıların ağzıyla suçlamaya kalkıştı.  Bittabi bu saldırıda yalnız da kalmadı… Türkiye destekli Belçika İslamofobi Karşıtları Kollektifi (CCIB) de Dallemagne’ı kin ve nefreti teşvik edici şekilde konuşmakla suçlayan bir bildiri yayınlayarak cdH başkanı Maxime Prévot’yu bu demokrat milletvekiline karşı disiplin cezası uygulamaya çağırdı.

Şu sırada Belçika siyasal yaşamı, bu ülkeye her gelişinde sadece Türk göçmenleri değil, tüm müslümanları kışkırtıcı konuşmalar yapan, partisi AKP’nin Belçika’daki seçim kampanyalarında “Bu hilalin istavroza karşı savaşıdır” sloganları haykırttıran, Belçika seçimlerinde Türk adayları TC lobisinin fedaileri olarak kullanan Recep Tayyip Erdoğan’ın soktuğu nifakın yarattığı sorunlarla karşı karşıya…

Tıpkı Türkiye’de ve islamcı teröristlerle destekli Türk ordusunun işgal ettiği komşu ülkelerde olduğu gibi…