• 10.07.2021 01:23
  • (145)

Salı günü öğleden sonra Brüksel’in Josaphat Parkı’nda ıhlamur ağaçlarının salmaya başladığı o güzelim kokuyu içime çektikten sonra Avrupa Parlamentosu’nun Strasbourg’taki merkezinde başlayacak Türkiye görüşmelerini kaçırmamak için hızla geriye vurdum…

Parkta hemen her gün buluşup Belçika ve dünya ahvali üzerine ayaküstü söyleştiğim Türkiye’li, Orta Doğu’lu, Kuzey Afrika’lı, Doğu Avrupa’lı göçmen dostlarımın çoğu, seyahat yasaklarının büyük ölçüde kalkmasından yararlanarak derhal ülkelerine gitmişlerdi…

Gitmekte gecikmiş olanlardan bir dostum ayak üstü vedalaşırken her zamanki gibi sormadan edemedi: “Türkiye’den sana ne getireyim?” Yıllardır her sorana verdiğim yanıtı yineleyerek kazasız belasız gidip dönmesini diledim: “Umut getir… Diktanın sonunun yaklaştığı umudunu getir!”

Düşünce özgürlüğü sembolü Voltaire’in adını taşıyan büyük bulvarı hızla geçip bilgisayar ekranının karşısında Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye görüşmelerinin başlamasını beklerken belleğim beni bugünkü iletişim olanaklarının henüz olmadığı, olayları ancak yerinde izleyebildiğimiz yarım yüzyıl öncesine götürdü.

O zaman Ant yazarı Mekin Gönenç’le birlikte elimizde Demokratik Direniş Hareketi adına hazırladığımız çeşitli belgelerle Strasbourg’ta günlerce önceden mevzilenir, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin 12 Mart 1971 rejimine yaptırım uygulamasını sağlamak için çeşitli ülkelerin parlamenterleriyle temas kurardık. İlişkilerin önemli bölümünü de 1969’da faşist albayların diktası altındaki Yunanistan’ın Avrupa Konseyi’nden atılmasını sağlamış olan Yunanlı direnişçi dostumuz Maria Becket sağlardı.

Mekin’i 2011’de, Maria’yı ise 2012’de sonsuzluğa uğurlamış olmanın acısı her daim yüreklerimizde…

Onlarla birlikte 12 Mart 1971 faşist cuntasına karşı mücadele verdiğimiz o dönemden on yıl sonra, kendimizi daha çok sayıda siyasal sürgün dostlarla birlikte hem Strasbourg’ta, hem de Brüksel’de 12 Eylül 1980 faşist cuntasına karşı mücadelenin içinde bulduk.

Tam 40 yıl sonra da aynı kentlerde Recep Tayyip Erdoğan’ın şefliğindeki islamo-faşist diktaya karşı mücadele….

Avrupa Parlamentosu genel kurulu, daha bir buçuk ay önce, 19 Mayıs 2021’de, İspanyol raportör Nacho Sanchez’in hazırladığı 2020-21 Türkiye İlerleme Raporu’nu onaylamıştı. 

Değişik ülkelerden ve farklı siyasal gruplardan 35 milletvekilinin 30’u Türkiye’deki Erdoğan rejimini yerden yere vuran konuşmalar yaparak Konsey’i ve Komisyon’u bu rejime dolaylı destek verdikleri için ağır şekilde eleştirmiş, sonuçta 150 çekimser, 64 hayır oyuna karşılık 480 oyla kabul edilen raporda Ankara yönetimi tarafından mevcut olumsuz gidişata acilen ve tutarlı biçimde son verilmemesi halinde Türkiye ile katılım müzakerelerinin resmen askıya alınması çağrısı yapılmıştı.

Ancak Brüksel’de,  14 Haziran günü yeni ABD cumhurbaşkanı Joe Biden’ın patronluğu altında toplanan NATO zirvesinde olduğu gibi, AB’nin en üst organı Avrupa Konseyi’nin 24-25 Haziran zirvesinde de Türkiye’deki tüm insan hakları ihlalleri ve konu komşuya saldırılar sineye çekilerek Suriye mültecilerini ağırlaması karşılığında Ankara’ya 3 milyar Euro verilmesi kararlaştırılmıştı.

Anımsanacağı üzere liderler zirvesinden önce Berlin’de Ursula von der Leyen ile ortak bir basın toplantısı düzenlemiş olan Almanya Başbakanı Angela Merkel de Türkiye’nin çok sayıda mülteciyi barındırdığına işaret ederek, “Anlaşma önemli ve daha da geliştirilmeli. Türkiye 3,7 milyon Suriyeli mülteciyi barındırma konusunda muhteşem bir iş yapıyor. Türkiye desteğimizi hak ediyor” diye fetvayı basmıştı.

Geçen yazımda ayrıntılı olarak tanıtmaya çalıştığım Kollektif Emperyalizm’in kendisine hoşgörülü davranacağından son derece emin olan Erdoğan diktası, misli görülmemiş bir cüretle insan haklarını ve özgürlükleri en hunhar yöntemlerle çiğnemeye devam ediyor. İktidarin yetiştirdiği bir tetikçi HDP lokalini basarak genç bir Kürt kadınını katlediyor, HDP’yi kapatma, HDP milletvekillerini siyasetten menetme hazırlıkları hızla ilerliyor.

İşte bunlara tepki olarak Avrupa Parlamentosu “Türkiye’de muhalefete, özellikle de HDP’ye uygulanan baskılar” üzerine 6 Temmuz 2021’de Strasbourg’ta olağanüstü bir toplantı yapmak zorunda kaldı.

Internet’te izlediğim görüşmelerde Avrupa Parlamentosu’nun tüm siyasal grupları adına konuşan milletvekilleri, sağcı ECR grubunun Polonyalı sözcüsü Witold Jan Waszczykowski hariç, Erdoğan’ın baskıcı yönetimine karşı son derece sert konuşmalar yaptılar.

Daha sonra kabul edilen karar tasarısında Türkiye'de muhalefet partilerine yönelik sürekli saldırı ve baskılardan, özellikle de HDP’nin Türk makamları tarafından giderek artan bir şekilde hedef alınmasından duyulan endişe vurgulanarak, Erdoğan iktidarı bu duruma derhal son vermeye ve ülkedeki tüm siyasi partilerin çoğulcu ve demokratik bir sistemin temel ilkelerine uygun olarak meşru faaliyetlerini özgürce ve tam olarak yerine getirmelerini sağlamaya çağrıldı.

Ancak bu kez kabul edilen kararda, 19 Mayıs 2021 kararının aksine, Ankara yönetimi tarafından mevcut olumsuz gidişata acilen ve tutarlı biçimde son verilmemesi halinde Türkiye ile katılım müzakerelerinin resmen askıya alınması çağrısı yer almıyor.

Bu toplantının açılış ve kapanış konuşmalarını yapan AB Komisyonu Başkan Yardımcısı ve Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell Fontelles, daha önceki bir oturumda Nikaragua yönetimini en sert şekilde eleştirmişken, Türkiye konusunda Erdoğan’ı rahatsız edecek herhangi bir ifade kullanmamaya özen gösteriyordu.

Avrupa Birliği Konseyi Başkanı Charles Michel de, Avrupa Parlamentosu’nun bu haftaki oturumunda, 24-25 Haziran’da gerçekleştirilen AB Liderler Zirvesi’nin sonuçları üzerine yaptığı konuşmada, bazı rahatsız edici durumlara rağmen, Türkiye ile ilişki sürdürmenin AB’nin temel politikalarından biri olmaya devam edeceğini vurguluyordu.

 

AB-Türkiye ilişkilerinin yakın geleceği açısından çok önemli bir gelişme ise, Avrupa Birliği dönem başkanlığının 1 Temmuz 2021’den beri altı ay süreyle Slovenya’ya geçmesi oldu. Dönem başkanlığını Portekiz'den devralan Slovenya başbakanı Janez Jansa, yaptığı ilk konuşmada "Türkiye, Akdeniz'in en önemli aktörlerinden biri haline gelmektedir" diyerek Erdoğan rejimine karşı herhangi bir yaptırıma olanak tanımayacağını daha baştan belli etmiş oldu.

Slovenya’nın dönem başkanlığını üstlenmesi üzerine Erdoğan, Avrupa Birliği içinde yeni bir koçbaşına sahip olmuş bulunuyor.

Neden?

Çünkü, Avrupa Konseyi başkanı olan Slovenya Başbakanı Janez Jansa, bu birlik içinde en sağ kanadı temsil eden Macaristan Başbakanı Viktor Orban’a yakınlığıyla tanınıyor.

Yugoslavya’nın dağılmasından sonra kurulan ve AB’nin en küçük devletlerinden biri olan Slovenya’da Janez Jansa iktidarının insan hakları ve özgürlükleri çiğneyen uygulamaları uluslararası kamuoyunda zaten geniş tepkilere yol açıyordu. Bu tepkiler, dönem başkanlığını üstlendikten sonra yapılan bir ortak basın toplantısında Avrupa Komisyonu başkanı tarafından da dile getirildi.

Macaristan Başbakanı Viktor Orban kendi ülkesinde aşırı sağ bir yönetim kurmakla yetinmediği gibi, Avrupa Birliği’nin tamamında aşırı sağın egemen olması için tüm olanaklarını seferber etmiş durumda…

Tam da 24 Haziran zirvesi öncesi, Macaristan parlamentosunun LGBT karşıtı bir yasayı kabul etmesi üzerine 17 üye ülkenin liderlerinin Avrupa Birliği başkanlarına bir açık mektup göndererek LGBT karşıtı ayrımcılıkla mücadele çağrısında bulunmuş olması, 10 Orta Avrupa ülkesinin ise bu çağrıya katılmaması AB içindeki kutuplaşmayı daha da keskinleştirmiş bulunuyor.

Bu kutuplaşma sürecinde geçen hafta da Avrupa Birliği üyesi 14 ülkeden 16 sağcı parti “ederal bir blok” yerine “egemen üye devletlere dayalı bir birlik” çağrısı yapmakla kalmıyor, Avrupa Parlamentosu içinde ikinci büyük siyasal grubu oluşturmak üzere seferber olmuş bulunuyordu… Bu hareketin başını Macaristan’dan Viktor Orban'ın Fidesz, Fransa’dan Marine Le Pen'in Ulusal Birlik, İtalya’dan Matteo Salvini'nin Lega, Polonya’dan Mateus Morawiecki’nin Hukuk ve Adalet partileri çekmekte…

Bu harekete AB dönem başkanı Janez Jansa’nın Slovenya Demokrat Partisi’nin de katılması herhalde sürpriz olmayacak.

Unutulmasın ki, bu yeni oluşumun başını çeken Viktor Orban sadece Avrupa Birliği içinde değil, Türkçe konuşan ülkeler topluluğu içinde de aynı derece aktif…

Türk ve Macar uluslarının Hun İmparatoru Atilla’nın torunları olduğu gerekçesiyle 2018 Eylül’ündeki Türk Konseyi 6. Devlet Başkanları Zirvesi’ne katıldığını, 1 Ocak 2019’da Peşte’de Macaristan Araştırma Enstitüsü’nü faaliyete geçirdiğini daha önceki yazılarımdan birinde açıklamıştım.

Orban’la Erdoğan arasındaki çizgi beraberliği, ayrıca, Türkiye’nin tüm protestolara rağmen kadın haklarını koruyan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesiyle daha da pekişmiş bulunuyor.

Hem Avrupa Birliği içinde, hem de Türkçe konuşan ülkeler topluluğu içinde önemli bir yer tutan Viktor Orban’dan sonra, onun çizgisindeki Slovenya Başbakanı Janez Jansa’nın AB dönem başkanı olmasıyla Tayyip uluslararası ilişkilerde her türlü manevraya, şantaja baş vurarak terör gemisini yürütebilme rahatlığına erişiyor.

En azından Fransa’nın AB dönem başkanlığını üstleneceği 1 Ocak 2022’ye kadar…

Ancak AB içindeki ikinci koçbaşı düştükten sonra Türkiye’de insan hakları ve özgürlüklerin savunması konusunda ne gelişmeler olacağı, sadece yeni dönem başkanı Fransa’nın Ankara’ya karşı ne tavır alacağına bağlı değil…

Daha da önemlisi, Türkiye’deki muhalefet güçlerinin, yaklaşan 2023 seçimlerinden, belki sürpriz bir erken seçimden önce demokrasi mücadelesinde ne denli tutarlı davranabileceğine, sadece Kürt ulusunun değil, tüm demokrat ve ilerici yurttaşların temsilcisi olan HDP’yle gerçekten demokratik bir ittifakı gözü alıp alamayacaklarına bağlı…

Kamuoyu yoklamalarında barajı geçebileceği kesin görünen bir İYİP’in “telef olma”yı bir yana bırakıp HDP ile demokrasi ittifakını göze alabilmesine, ana muhalefet partisi CHP’nin de İYİP’i buna zorlamasına bağlı…

Koray Düzgören’ın dünkü yazısında İYİP başkanına son derece haklı olarak söylediği gibi, “Telef olmanıza gerek yok Sayın Akşener, biraz niyetiniz olsun yeter! Bu tek adam zulüm rejiminin son bulmasını istiyor musun, istemiyor musun? Bu rejime karşı mısın, değil misin? Asıl sorun bu… Gerisi lafügüzaf...”

Ancak böylesi bir demokrasi ittifakı gerçekleşirse, tatile giderken “Türkiye’den sana ne getireyim?” diye soran göçmen dostlarıma söylediğim “Umut getir… Diktanın sonunun yaklaştığı umudunu getir!” dileği de belki bir gün gerçekleşir…