• 17.08.2021 08:23
  • (180)

Türkiye komünist hareketinin seçkin simalarından Mihri Belli’yi bundan tam on yıl önce, 16 Ağustos 2011’de sonsuzluğa uğurlamıştık.

Aralık 1915'te Silivri’de doğmuş, 40’lı yıllardan itibaren Türkiye komünist hareketinin hep ileri saflarında bulunmuş olan Mihri Belli’yi ve eşi Sevim Tarı’yı daha 50’li yıllardan, ünlü Türkiye Komünist Partisi davasının önde gelen sanık ve mahkumları arasında ismen tanıyarak saygı duymuştum.

Anımsadığım kadarıyla, hapishanede tanışmışlar ve 1957 senesinde evlenmişlerdi.

60’lı yıllarda ortaya attığı Milli Demokratik Devrim stratejisini ve Kürt sorunundaki mesafeli yaklaşımlarını Ant Dergisi’nde sürekli eleştirmemize, aramızda sert polemikler olmasına rağmen, İnci de, ben de, gerek kendisinin, gerekse değerli eşi Sevim Belli’nin mücadeleciliğine ve kişiliğine hep saygılı olduk.

MDD stratejisine karşı olmamıza rağmen, gerek Mihri Belli’ye, gerekse Sevim Belli’ye karşı açılan soruşturma ve davalara Ant’ta sert eleştiriler getirmiştik… Örneğin 5 Aralık 1968’de Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki bir konferansında komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla tutuklandığında, haberi Mihri Belli’nin ve o sırada tutuklu bulunan Deniz Gezmiş’in fotoğraflarıyla birlikte vermiş, Sevim Belli’nin de bu tutuklamalar üzerine “Elbette karşı-devrimciler ellerindeki tüm silahları kullanarak bizleri susturmaya çalışacaklardır. Herşeye rağmen tarihi oluşum içinde doğrular ortaya çıkacak ve haklar sahiplerine teslim edilecektir” şeklindeki yorumunu yayınlamıştık.

Bu nedenle de 1966 Malatya büyük kongresinden beri MDD’cileri partiden tasfiye etmek için her yola baş vuran TİP genel merkez yöneticileriyle ciddi gerilimler yaşamıştık.

Mihri Belli ile dostluk ilişkilerimiz ancak 12 Mart 1971 darbesini izleyen sürgün günlerinde gelişti.

1973 yazıydı, iki yıllık illegal mücadeleden sonra, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde Türk delegasyonu başkanı Turhan Feyzioğlu’nun sürgündeki varlığımızı ifşa etmesi üzerine legale çıkmak zorunda kalmış, Brüksel’de İnfo-Türk’ü kurma hazırlıklarına girişmiştik.

12 Mart cuntasına karşı Demokratik Direniş mücadelesini yürütürken o dönemin Albaylar cuntasına muhalif Paris’teki Yunanlı dostlarımız, bizimle olduğu gibi, sürgündeki Mihri Belli ile de ilişkideydi. Bir gün bizimle temas kurarak seyahat zorluğuyla karşı karşıya kalmış olan Mihri Belli’ye bir sahte pasaport sağlanması gerektiğini bildirdiler, bir de onun vesikalık fotoğrafını ilettiler.

İskandinav ülkelerindeki temaslarımız sırasında İsveç’teki Türkiye Komitesi üyesi, sadece Türkiye’nin değil, dünyanın en ünlü heykeltraşlarından dostumuz İlhan Koman bize pasaport tahrifatında alçıyla soğuk damga uygulamasını nasıl yapacağımızı öğretmişti. Kendisi Mihri Belli’nin de yakın dostuydu. Kendisiyle Stockholm’de ya da Brüksel’de her buluştuğumuzda Belli’nin de mutlaka kulağını çınlatırdık. 

Belçikalı bir devrimcinin verdiği kendi pasaportuna Belli’nin soğuk damga uyguladığımız fotoğrafını yapıştırarak yine Yunanlı dostlarımız aracılığıyla kendisine ilettik.

1973 yazında, bizim Demokratik Direniş örgütü adına yayınlayıp Avrupa Konseyi başta olmak üzere tüm uluslararası insan hakları kuruluşlarına ve medyaya dağıttığımız İngilizce File on Turkey isimli 336 sayfalık kitaba misilleme olarak, tüm muhalifleri karalamak için Türk Devleti hem Türkçe, hem İngilizce bir Beyaz Kitap yayınlamıştı. Kitap, hem Ant’ın, hem de Demokratik Direniş’in sorumluları olarak İnci’yle beni teröristlikle suçluyor ve hedef gösteriyordu.

Demokratik direniş mücadelesini hâlâ Mehmet Tuğsan takma adıyla yürüttüğüm günlerdi. Bu saldırılar üzerine Mihri Belli 18 Haziran 1973’te bana şu dayanışma mektubunu gönderdi:

“Kardeşim Mehmet,

“Haberini doktordan aldığım için sana ayrıca yazmanın gereğini duymadım şimdiye kadar. Çalışmalarını izliyorum. Bunlar çok yararlı çalışmalar. Faşist terörü bütün ayrıntılarıyla açığa vurmak ve kamuoyunu bu önemli konuda aydınlatmak bu şartlarda devrimciliğin ve yurtseverliğin emrettiği bir görevdir. Bu böyle olduğu içindir ki karı koca size diş biliyorlar Türkiye faşistleri. Son olarak elimize geçen Beyaz Kitap’da tahrifler yaparak sana sövüp saymaları doğru yolda olduğunuzun bir yeni kanıtıdır.”

Mektupta sözünü ettiği “doktor”, cuntaya karşı yurt dışındaki mücadeleye büyük katkılarda bulunmuş olan devrimci dostlarımızdan Dr. Gençay Gürsoy’du.

O sıralarda Mihri Belli aleyhine Türkiye’de bir iftira kampanyası açılmış, CHP’nin yeni lideri Bülent Ecevit de çirkin bir şekilde bu kampanyaya katılmıştı. 1 Temmuz 1973 tarihli Milliyet’te yayınlanan bir habere göre, Ecevit kendi “orta sol” anlayışını gençlere benimsetmek için Mihri Belli’yi CIA ajanı olmakla suçluyor, “Mihri Belli kuş uçmayan sıkıyönetim bölgelerine gidip geliyor. Bunu bize resmi makamlar itiraf ediyorlar. Bu nasıl şey?” diye iftira ederek kafa karıştırmaya çalışıyordu.

Tam da o günlerde, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde Cunta’ya karşı mücadele yürüten sürgünler olarak yeni dönemde neler yapılabileceğini görüşmek üzere Cenevre’de Dr. Bülent Tanör’ün evinde bir araya gelmiştik. Toplantıya ben ve İnci’nin yanısıra Dr. Gençay Gürsoy, Dr. Yücel Sayman, Dr. Öget Öktem ve Nurkalp Devrim katılmıştı.

Toplantıda Gençay Gürsoy, Ecevit’in tavrını gündeme getirerek savunmasız bir sosyalist lidere karşı arkadan vururcasına böylesine adice suçlamada bulunan bir kişiye asla güvenilemeyeceğini söylemiş, hepimiz de Gençay’ın tepkisini paylaştığımızdan Ecevit’in Mihri Belli’ye yönelttiği bu çirkin saldırıya karşı birlikte tavır koymayı kararlaştırmıştık.

Bu toplantıdan sonra, Bülent Tanör ve Yücel Sayman’ın istemleri üzerine, Filistin’den yeni gelmiş olan yoldaşları Cengiz Çandar ve Melek Ulagay’ın da Amsterdam’da iltica almalarına yardımcı olduk. Onlarla ilişkilerimiz sırasında Hollanda’da siyasal mülteci olarak bulunan Mihri Belli çizgisine yakın Ahmet Kardam’la da görüşmüştük.

Ahmet Kardam görüşmemizden Mihri Belli’ye de bahsetmiş, o da kendisine bizimle ilgili tavsiyelerde bulunmuştu. 2003 yılında TUSTAV’a “Yörükoğlu Mektupları”yla ilgili olarak gönderdiği bir mesajda Kardam şöyle diyor:

“Mihri Belli’ye Hollanda’dan yazdığım 24 Ekim 1973 tarihli mektupta şöyle yazmışım: ‘Lideri durumunda olan kişi [yani Nihat Akseymen] Mihri Belli ile görüşme arzusunda olduğunu söylemiş [Filiz’e]. ... Ben senin bu arkadaşlarla görüşmek arzusunda olduğuna eminim. Türkiye’deki durum biraz daha açıklığa kavuştuktan sonra, fazla vakit kaybetmeden böyle bir buluşma ayarlanamaz mı? ... Senin İngiltere ile bir görüşme yapmanı arzuluyorum. Hatta Demokratik Direnme Hareketi [Doğan Özgüden] ile de yeniden görüşebilirsin. Teşebbüsün bizden gelmesi olumlu olacaktır. Ne dersin?’”

Mihri Belli, Kardam’ın bu önerisini 16 Kasım 1973 tarihinde şöyle yanıtlamış:

“Progresiflerin [İTİB’in] TKP sempatizanı olduğunu söylüyorsun. Bu hayra alamet değil. TİP ile TKP çatışmasında biz kayıtsız şartsız TİP’i tutmalıyız. TİP Türkiye solunun bir parçasıdır. Öteki değildir... Bu arkadaşlarla görüşmek işini ileride tartışırız. Şimdi dursun hele. Bence Direnme Hareketi ile [Doğan Özgüden’le] ilişki çok daha önemlidir. Bu sonuncusunun Türkiye gerçeği ile bir bağlantısı var.”

……

1974 yılı… Artık legale çıkmış ve Brüksel’de İnfo-Türk’ü kurarak çeşitli dillerde yayına başlamıştık.

Bir gün Almanya’dan bir telefon geldi. Arayan Mihri Belli’nin kendisiydi. 

Hal hatır sormadan sonra arama nedenini açıkladı:

“Duydum ki, Belçika’da sınavsız araba ehliyeti alınabiliyormuş. Benim Türkiye’den ehliyetim var, oraya gelsem Belçika ehliyetine değiştirebilir miyiz?”

Ömrümde hiçbir zaman arabam olmadığından bu konuda pek bilgili değildim, ancak bir zamanlar sınavsız ehliyet verilirken araba sayısı çoğalıp kazalar artınca Belçika’da da ehliyet almak için teorik ve pratik sınavdan geçmenin zorunlu kılındığını biliyordum.

Kendisine durumu izah edince, “Demek bana yanlış bilgi verilmiş. Ehliyet almak mümkün olmasa da Belçika’ya gelip seninle uzun uzun görüşmek isterim. Türkiye bir değişimden geçiyor. Devrimciler olarak bundan sonra ne yapmamız gerek. Konuşalım” dedi.

Kendisini ağırlamaktan memnun olacağımı söyledim. Birkaç gün sonra geldi. Türkiye’deki birkaç saatlik siyasal görüşmelerimiz dışında şahsen birbirimizi pek tanımıyorduk. Brüksel’de kaldığı birkaç gün içinde aramızda sıcak bir dostluk oluştu. Geniş bir kültür birikimi ve güçlü espri yeteneğiyle Belli gerçekten sohbetine doyum olmaz can bir arkadaştı.

İnci ve ben, Mihri Belli ile Brüksel’de epey dolaştık. Üçümüzü de en çok etkileyen yerlerden biri, oturduğumuz Anderlecht semtinde, kaldığımız apartmana birkaç yüz mesafedeki tarihi Erasmus Müzesi’ydi. Deliliğe Methiye’nin yazarı, aydınlanmacı büyük düşünür Desiderius Erasmus16. yüzyıl başlarında bu müzenin bulunduğu evde yaşamıştı. 

O dönemde verdiği eserlerin orijinallerini seyrederken, günümüzden 500 yıl önce yaşamış olan bu insanın üretme ve yaratma gücü, beyin kapasitesi, el yazısıyla bunca eser ortaya koyabilmiş olması, bizim gibi Belli’yi de büyülemişti. Hele Deliliğe Methiye… 

Erasmus’un canlılığını, geçerliliğini ve çekiciliğini günümüze kadar değişmeden koruyabilmiş gülmece türündeki bu tek yapıtının MEB klasikler dizisinde yayınlanmış olan Türkçe’sini ilk kez 1957’de, Mamak’taki Muhabere Okulu’nda yedek subaylık eğitimi görürken tekrar tekrar okumuş, etkilenmiştim.

Erasmus deliliği konuştururken başta kilise olmak üzere bağnazlığın her türlüsüne en acımasız eleştirileri yöneltmiş, Deliliğe Methiye bu niteliğiyle çağlar boyunca bağnazlığa karşı en etkin ve kalıcı referanslardan biri olmuştu.

Deliliğe Methiye, Belli’nin de en sevdiği yapıtlardan biriydi… Müzeyi ziyaretimiz sona erdikten sonra tipik bir Brüksel kahvehanesinde biralarımızı yudumlayarak söyleşirken farkettim ki, aramızdaki yaş ve kuşak farkına rağmen, Mihri Belli’nin de, benim de yaşamlarımızı belirleyen karakteristiklerden biri herhalde her ikimizin de gerektiğinde yaptığımız delice çıkışlardı…

Mihri Belli’yle ilgili hiç unutamadığım bir başka sürgün anısı daha…

12-13 Mart 1994 tarihlerinde Brüksel’de Kürt sorunu üzerine yapılan uluslarası bir konferansa Vedat Türkali gibi aynı kuşaktan Mihri Belli de katılıyordu. Belli, Kürt sorunu konusunda 60’lı yıllarda eleştirdiğimiz mesafeli tavrını çoktan geride bırakmıştı, ömrünün sonuna kadar da Kürt ulusal mücadelesiyle dayanışma içinde olacaktı.

Vedat Türkali’nin yenilerde yayınlanan Tek Kişilik Ölüm adlı kitabı komünist hareketin geçmişine damga vuran bazı isimlere yönelttiği eleştiriler nedeniyle polemiklere yolaçmıştı, Belli de büyük tepki göstermişti.

Sabah kahvaltı masasında Türkali’yle başbaşa tam da bu konuda konuşuyorduk ki salona Mihri Belli’nin girdiğini gördüm. Sevinçle Türkali’ye “Kendisini hemen masamıza davet edeyim,” dedim. 

Tam da konferans öncesi kitabından ötürü tatsız bir tartışma çıkmasını istemediği için olmalı, önerimi önce pek sıcak karşılamadı. Israrım üzerine de, “Mihri’yi severim, oldu, görüşelim,” dedi.

Belli beni görünce çok sevindi, kucaklaştık. “Ama sizi görünce sevinecek başka kişiler de var,” dedim. İlerideki masada oturan İnci’yle Türkali’yi gösterdim.

İnci’yi görünce o tarafa doğru bir hamle yaptı. Ama Türkali’yi farkedince duraklayıp kafasını çevirdi, “O kitabı yazan kişiyle görüşeceğim bir şey olamaz,” dedi.

Israr ettim: “Bakın bugün Kürt halkının haklı mücadelesine destek vermek için buradayız. İki eski kavga arkadaşı, iki yoldaş arasında küslük olmaz.”

Gülümsedi, “Madem öyle, görüşelim” diyerek masaya yöneldi…

İki yoldaşın dostluğunun yeniden kurulmasına vesile olmak İnci’yle benim en tatlı sürgün anılarımızdandır.

Mihri Belli 2011 yılında Feriköy’de toprağa verilirken mezarı başında en duygulu konuşmayı yapan, hattâ fizik handikapından beklenmeyecek bir hamleyle yoldaşının resmini öpen, ondan beş yıl sonra, 2016’da sonsuzluğa yolcu edeceğimiz ortak dostumuz Vedat Türkali idi...

Her ikisini de sevgiyle ve saygıyla anıyoruz.