• 28.01.2022 13:30

Atasözümüzün devamını biliyorsunuz, yazmama gerek yok.

***

Cumhurbaşkanı Erdoğan NTV-Star ortak yayınında “Benim oradaki hitabımın muhatabı Sezen Aksu değildir” dedi.

Hitabın yapıldığı yer önemli, peki neresi orası: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “İstanbul’un her yerinden görünecek” talimatıyla yaptırdığı ve her fırsatta övündüğü Büyük Çamlıca Camisi’nin mihrabı, halk arasındaki adı ise Erdoğan’ın Camisi.

Aslında caminin yapımı aşamasında dönemin TBMM Başkanı İsmail Kahraman Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın adının verilmesini önermişti.

Sayın Kahraman Üsküdar Kitap Fuarının açılış töreninde yaptığı konuşmada isim önerisini oylamaya sunmuştu:
“İnşallah Çamlıca’daki caminin adı ‘Recep Tayyip Erdoğan Camii’ olur. Kendisinin kabul edeceğini zannetmiyorum ama zorlayayım. Bu isim uygun değil mi? Oyunuza sığınıyorum. Kabul edenler ve kabul edenler?” (10 Şubat 2018)

Hitabın ne olduğunu biliyorsunuz: Dil koparmak!

Mevzu malumunuz: Sezen Aksu’nun beş yıl önce söylediği bir şarkıdan beş yıl sonra “Hazreti Adem ve Havva’ya” hakaret çıkartan bir zırcahilin başlattığı linç çağrısı zırcahillerin katılımıyla bir kampanyaya dönüştü.

Linç kampanyasına ilk destek AK Parti iktidarının ortağı MHP lideri Devlet Bahçeli’den geldi. Partisinin grup toplantısında Sezen Aksu’yu “Bu sanatçıya diyorum ki serçe isen serçeliğini bil, sakın kuzgunluğa heves etme” diyerek yuhalattı.
Sonra linç kampanyası yargıya intikal etti. Ankara’da bir avukat “Hazreti Adem ve Hazreti Havva’yı itibarsızlaştırmayı hedeflediği” iddiasıyla Sezen Aksu hakkında kamu davası açılması için savcılığa başvurdu.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya yakın oldukları iddia edilen Milli Beka Hareketi’nin yaklaşık 50 üyesi ellerinde Türk bayraklarıyla “Hz. Adem ve Hz. Havva’yı aşağılamaya çalışan, bu minik cahile haddini bildirmek için burada toplandık” diye Sezen Aksu’nun kapısına dayandılar.

Devletin başı olarak bu linç kampanyasına dur demesi, linç kitlesini dağıtması beklenen Cumhurbaşkanı Erdoğan maalesef bu topa Büyük Çamlıca Camisi’nin mihrabından girdi. Eline mikrofonu alan Erdoğan “Hazreti Adem efendimize kimsenin dili uzanamaz. O uzanan dilleri yeri geldiğinde koparmak bizim görevimizdir. Havva validemize kimsenin dili uzanamaz. Onlara da had bildirmek bizim görevimizdir” dedi.

Ne kadar korkunç değil mi?

Kim dil kopartır? Bu tehdit dilini kimler kullanır?

Gerçek hayatta “dil kopartanlar” bile bu ifadeyi camide söylemezler, imtina ederler. Caminin anlamını, mihrabın önemini bilirler.

Sayın Erdoğan devletin başı, devletin başı çıkıp “dilini kopartırız” dediğinde halk ne yapar?

Ayrıca Sayın Erdoğan din, akait bilen bir lider “Söyleyin o cahil Adem ve Havva’ya” sözlerinden hakaret, aşağılama çıkmayacağını biliyor.

Ama bildiği halde mihraba çıktı ve “dilini kopartırız” açıklaması yaptı?

Bu ifadenin kitleleri sakinleştirmek için kullanılmayacağı açık. Bu ifadenin bir sağduyu ifadesi olmadığı ortada.

Neden böyle bir açıklama yaptı peki?

Erdoğan “dilini koparmak görevimiz” diyerek kendinden kopan dindar kitleye “bakın biz iktidardan gidersek……” mesajı vermeye çalıştı.

Erdoğan “Biz iktidardan gidersek kutsallarımıza uzanan dillere haddini bildirecek kimse olmayacak. Biz iktidardan gidersek dini kazanımlarınız da elden gider”i göstermeye çalıştı.

Kendisine yeniden garantili bir oy deposu oluşturmak için öfkeli kalabalığa destek çıktı.

Dindar kesimin üzerine Hazreti Adem ve Havva üzerinden korku salarak onları konsolide etmeye çalıştı. Erdoğan liderliğindeki AK Parti iktidarı korkuyu kendi varlığında sıradanlaştırdı.

Korku sıradanlaştı. Çünkü en kolay yönetim şeklidir, tehdit et, kutuplaştır ve yönet. Otoriter rejimler toplumsal birliği ve dirliği sağlamak için sürekli korkuturlar. Toplumda korku ne kadar güçlü olursa halkın iktidarlara bağlılığı da o kadar güçlü olur.

Korku unsurlarının devamlı canlı tutulması ve yeni düşmanlar üretilmesi için olağanüstü çaba sarf edilmesinin sebebi budur.

Peki ne oldu?

Sezen Aksu çıktı ve kral çıplak dedi, Erdoğan’a “Sen beni sezemezsin, dilimi ezemezsin, ben herkesim, sen yolcusun ben hancıyım” dedi.

Dur bakalım dedi Sezen Erdoğan’a, dur bakalım, hop dedik dedi.

Sezen Aksu haksız mı? İktidarlar, siyasetçiler gelirler, geçerler, giderler. 20 yıldır ülkeyi yöneten Erdoğan bir 20 yıl daha yönetse 40 yıl aralıksız ülkeyi yönetmek onun yolcu olduğunu gerçeğini değiştirmeyecek. En nihayetinde bir siyasetçi olarak Erdoğan bu ülkede yolcu Sezen Aksu ise hancıdır.

***

Sezen Aksu Hazreti Adem ve Havva’ya hakaret etmedi, aşağılamadı ama doğruya doğru Cumhurbaşkanı Erdoğan bir kez daha dini kutsalları siyasetine alet etti, elinin altından kayan iktidarını yeniden güçlendirmek için Sezen Aksu’nun şarkısına sığındı.

Hazreti Adem’e sahip çıkarak AK Parti’den kopuşları toparlarım sandı.

Ama olmadı. Karşılık bulmadı, destek de bulmadı. Erdoğan’ın bu tehdit diline en büyük itiraz dindar kesiminden geldi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın danışmanı Yasin Aktay “Tamamı muhafazakâr, İslâmî kesimden insanlardan oluşan bu gruplarda Sezen Aksu’nun bu sözleri hakaret maksadıyla söylememiş olduğuna ve, elbette lafız yanlış olsa da, bu kadar tepkiyi hak etmediğine dair çok güçlü bir kanaat” olduğunu yazdı.

Çünkü Hazreti Adem’e ve Havva’ya ve dini kutsallara “dil kopararak” sahip çıkılmaz, bu söylem ne dine ne dini kutsallara hizmet eden bir söylem değil.

Sonuç…

Cumhurbaşkanı Erdoğan bir hafta sonra çıktı ve “Burada çok açık ve net bir gerçeği ortaya koymakta fayda varOradaki hitabımın muhatabı Sezen Aksu değildir” dedi ve “Sezen Aksu’nun şarkılarıyla milletin hislerine tercüman olmuş, Türk müziğinin önemli bir ismi” olduğunu söyledi.

Yani geri adım attı. U dönüşü yaptı. Bunun başka bir adı yok. Erdoğan’ın buradan bir kazanım elde edemeyeceği açıktı. Eski Erdoğan olsaydı bunu görürdü. Ama şimdi göremiyor maalesef.

“Dilini koparmak”la tehdit eden Tayyip Erdoğan’a “Beni öldüremezsin, sesimi kesemezsin” dedi ama bunu bile kendi inceliğiyle, kibarlığıyla, bir şiir olarak söyledi. Bir demeç veya manifesto olarak değil.

İyi de yaptı ama bu ülkenin bir vatandaşı olarak Sayın Erdoğan’a sormak hakkımız:

Sayın Cumhurbaşkanı “hitabımın muhatabı Sezen Aksu değildir” diyorsunuz, peki “hitabınızın muhatabı veya muhatapları” kimler?

Sayın Erdoğan diyorsunuz ki “Dilini koparma ifadesini kutsallara hakarete dönük bir tavır olarak ifade ettim”, bu ifade ile “dil koparmak görevimizdir” sözlerinizin arkasında olduğunuzu söylüyorsunuz.

Bir devlet başkanı dil kopartır mı? Dilini kopartırız der mi? Dilini kopartırız tehdidini kimler söyler?

Devlet böyle der mi?

Devletin başı bunu dediğinde o göreve talip birileri çıkmaz mı?

Bir açıklama yapacaksanız halkınızdan başlı başına bu ürkütücü tehdit dili için özür dilemeniz gerekiyor. Başlı başına bu söylemi düzeltmeniz gerekiyor ki birileri kendine iş edinmesin. Ayrıca halkını ürküten bir devlet başkanı olmaz.

Dahası Erdoğan’ın ifadesi ile ‘açık ve net bir şekilde ortaya koymakta fayda var’: Bu söylem hem devlete hem de dine zarar veriyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan Sezen Aksu’nun “önemli” bir sanatçı olduğunu söyledi. Evet Sezen Aksu önemli ama önemden ziyade değerlidir. Önemli olmak ve değerli olmak arasında önemli bir fark var.

Rahmetli Çetin Altan yıllarca yazılarında “önemli” ve “değerli” kavramının farkını anlattı. Altan’a göre önemli daha ziyade güçlü olmayı, önemsenmeyi ifade eden bir kavramdı, bulunduğu konumla kazanılandı. Değerli ise meziyet ve kaliteyi ifade ediyordu. Merhum Çetin Altan “değerli” kavramına daha çok kıymet verirdi. Önemli değil değerli insan olmayı savunurdu ve tavsiye ederdi.

Altan’ın bu sözlerinin önemi Sezen Aksu hadisesinde ete kemiğe büründü. Keşke hayatta olsaydı ve görebilseydi.

Evet, Sezen Aksu bu ülkenin bir “değeridir”. Kıymetidir. Değerli olduğu için siyaset işlemedi, hamaset işlemedi, kutuplaşma söylemi kar etmedi. Sezen Aksu bu ülkenin değeri olduğu için iktidara kırmızı kart çıktı, dur denildi.

Sezen Aksu bu ülkenin her şeyidir, kıymetlisidir, biriciğidir, canıdır, ruhudur.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a geri adım attıran Sezen Aksu’nun “değerli” olmasıdır. Erdoğan umarım payına düşen hisseyi iyi okur.