Türkiye yargı sistemi Saray ve Saray’ı yönlendiren güçlerin talimatları doğrultusunda işleyen bir yürütme organı artık. Bağımlı, yanlı ve alabildiğine yolsuzluğa bulaşmış bir kurum. Başkanı’nın Türkiye’ye özel bir aşkı olduğu ortaya çıkan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bu sistemin tepesindeki Anayasa Mahkemesi’ni muteber kabul ediyor ve ona yapılan başvurular sonuçlanmadan açılan davaları kabul etmiyor.

Saray’ın hukuk sistemi üzerindeki etkisinin sınırları aşıp Avrupa’ya ulaştığını ve aleyhine çıkması muhtemel AİHM kararlarını başarıyla savuşturduğunu kabul etmek gerekir. Selahattin Demirtaş’tan Osman Kavala’ya, KHK’lılardan Bank Asya mağdurlarına kadar gerçek bu.

Bir Anayasa Mahkemesi üyesinin attığı tweet üzerinden açık bir kayıkçı kavgası yaşanıyor ülkede. Mahkeme üyesinin darbe çağrısı yaptığı iddia ediliyor. Darbeyi yapacaksa Hulusi Akar yapar, ya ona karşı böyle bir kuşku güçlü bir şekilde mevcut ya da AKP mağdur rolüyle destek bulmaya çalışıyor ki, ikinci daha yüksek ihtimal.

Yüksek yargı üyesi bir yargıcın mahkeme kararlarını paylaşması dışında sosyal medyayı kullanması kendi başına anormal ve eleştirilmesi gereken bir durum. Ancak bu söz konusu kişinin linç edilmesi ve her türlü hakarete maruz bırakılmasını gerekli kılmıyor. Anayasa Mahkemesi hakkında yazılan ve söylenenleri duydukça insan ülkenin geldiği içler acısı seviyeyi daha iyi görüyor açıkçası.

AKP, bir bardak suda fırtına kopararak Anayasa Mahkemesi’ni tam istediği kıvama getirmek, TÜİK, Merkez Bankası ayarında bir kurum yaratmak istiyor. En küçük hukuk kırıntısının Erdoğan-Bahçeli Rejimi’ni rahatsız ettiği Anayasa Mahkemesi’nin hedefe konulmasından, yancı tüm kadroların ateşe başlamasından anlaşılıyor.

Bu Anayasa Mahkemesi ki, Saray Rejimi’ni mutlu etmek adına Anayasa’yı inkar etmiş bir kurum. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin hakimken tutuklanan bir yargıçla ilgili kararını açıkça tanımamış ve üzerine yemin ettiği Anayasa’yı bizzat çiğnemiştir. 15 Temmuz Darbesi’nin ürünü, itibarsız bir kurumdur.

İtibarsız olduğu için yerel mahkemeler verdiği kararları yok saymakta, kendi açtığı yolda Anayasa Mahkemesi’ni sıfırlamaktadır. Bu yolu Anayasa Mahkemesi açmıştır çünkü, Anayasanın “Milletlerarası andlaşmaları uygun bulma” başlıklı 90. maddesinin 2004 yılında anayasaya eklenen son fıkrası, “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır” hükmünü taşımaktadır.

Anayasa Mahkemesi ise kararı reddederken “AİHM’in ulusal mahkemelerin yerine geçerek ulusal hukuku ilk elden yorumlaması uygun görünmemektedir, kanun hükümlerinin anlamlandırılmasında ve yorumlanmasında Türk mahkemeleri AİHM'e göre çok daha iyi konumdadır…” demiş, Enis Berberoğlu kararında yerel mahkemeden benzer bir cevap almıştır.

Mahkemenin başkanı Erdoğan’ın önünde eğilmiş bir kimliktir. Darbecilerin önünde eğilen eski meslektaşlarından farkı yoktur. Devlete bağımlı, hukuka değil siyasetin taleplerine bağlı bir kurumdur. Bugüne kadar verdiği kararlar, sahip çıkılıp üzerine titrenilmesi gereken bir kurum olmadığının açık göstergesidir. Tam tersine, öyle davranmak ülkedeki insan hakları ihlalleri ve hukuksuzlukları örtmekten başka bir işe yaramamaktadır.

Ülkedeki kaba faşizan rejimi kibarlaştırmaya yaramaktan başka bir işlevi kalmamış Anayasa Mahkemesi’nin lağvedilip Devlet Bahçeli’nin önerdiği tarz bir kurum oluşturulması idealdir. Bu örtü kalkınca vahşet ve kıyım tüm gerçekliğiyle ortaya çıkacaktır. Bahçeli lafı evelemeden net ortaya koymuştur:

“Özellikle Başkanlık Sistemiyle yönetilen ülkelerde yargının en üst organı olarak Yüce Mahkeme veya Yüksek Mahkeme’ler yer almaktadır. Buna karşılık Parlamenter Sistemle yönetilen ülkelerde ise Anayasa Mahkemeleri bulunmaktadır. Hâlbuki ülkemizde tarihi nitelikli bir yönetim reformu yapılmış, egemenliğin yegane sahibi aziz Türk milleti 16 Nisan 2017’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni tercih etmiş, Parlamenter Sistem dönemi kapanmıştır. Milli bekamızı tehdit eden devasa sorunlara daha etkili karşılık Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle verilmektedir. Anti-demokratik girişimlerin önü yine bu hükümet sistemiyle kesilmektedir.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemiyle çelişmeyecek demokratik, etkin, adil, tartışmaların odağı olmaktan çıkarılmış bir Yüce Mahkeme” deyim yerindeyse bir Divan-ı Ali kurulması Türkiye’nin gücüne güç katacaktır. Siyaset kurumunun görevi, yaşanan karanlık dönemlerin muhasebesi ile geleceğin Türk asırlarının, Türk nesillerinin ihtiyaçlarını tespit etmek, kudretli devlet inşası için gerekli demokratik adımları ve atılımları süratle hayata geçirmektir. Geçmişin hüzünlü ve kaotik dönemlerinden hukuken, fiilen, fikren ve ruhen kurtuluş bu şekilde sağlanacaktır.”

Bu ortamda CHP’ye düşen her zaman olduğu gibi Erdoğan-Bahçeli Rejimi’ne destek vermek ve “bağrına taş basarak” Anayasa değişikliğine evet oyu vermektir. Türkiye içeride ve dışarıda dibe vurmadan, her alanda en kalitesizi yaşamadan normale dönemeyecek. Yaşananlar bunu gösteriyor.

  • Abone ol