İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Yavuz Ağıralioğlu katıldığı bir televizyon programında, "Selahattin, Sırrı, Hasip, Fatma, Emine ismini çok görüyorum. Bu topraklardaki aidiyet dünyamızın, kültür dünyamızın isimleridir. O yüzden ben birkaç defa zikrettim ki, ya annelerinizin babalarınızın sizin kulaklarınıza okuduğu bu isimlerin manasına sadakat gösterin, milletin beraberliğine yürüyün ya da yaptığınız şenaate uygun isimler alın kendinize" ifadelerini kullandı.

Saray Rejimini Selahattin Demirtaş ile ilgili AİHM kararına uymaya davet ettiği için partisinin tabanından veya devletin belli merkezlerinden tepki almış olması muhtemel Yavuz Bey, güzel bir manevra yapmış durduğu yer açısından: Sınırlı demokrat ya da Türk demokrat duruş açısı bu elbette…

Öncelikle görülmesi gereken gerçek Türkiye’de devlet kurumunun “modernite” açısından hala gençlik aşamasında olduğu, bir türlü olgunlaşamadığı gerçeğidir. Devletin ideolojisini yıkılmakta olan Osmanlı’nın ileri gelen aydınlarından oluşan İttihat ve Terakki Partisi ve özellikle Talat Paşa kurmuştur. Talat Paşa’nın amacı tekti, Anadolu’yu Türk ve Sünni müslüman yapmak.

İttihat ve Terakki aceleci bir modernleşme hareketi olduğu için bütün görevleri devlete vermişti. Anadolu’yu gayri-müslim unsurlardan temizleyecek Soykırım’dan çok önce başlamıştı bu girişim. Ermeni ve Rumların yerine Türk ve müslüman girişimcileri, bankacıları, tüccarları koymak. İttihat ve Terakki sadece kendi zengini yaratmadı, eşi az görülür bir yolsuzluk dalgası da başlatıı döneminde. Talat Paşa’nın bu tablo karşısında çok hüzünlendiğini ancak elden gelecek bir şey olmadığını iddia eder tarih kitapları...

Bu yaklaşım o dönemle sınırlı kalmadı ve günümüze “kendi zenginini yaratmak” olarak yansıdı. Menderes döneminin, Demirel döneminin, Özal döneminin ve Erdoğan döneminin “zenginleri” oldu ama iktidardan bağımsız bir burjuvazi gelişemedi. Kendi zengini ve her dönemde giderek büyüyen yolsuzluk tablosu eklendi bu gidişata...

Bağımsız bir burjuvazi olmayışı yargıdan eğitime kadar tüm kurumların bu sınıfın değil de, devletin arzu ve hedefleri doğrultusunda yönlendirilmesini biçimlendirilmesi sonucu verdi. İthale dayalı bir sanayi modeli üzerine oturan Türkiye eğitimde en çok ihtiyacı olan meslek liseleri, turizm okulları yerine imam-hatip liselerine ağırlık verdi. Ticaretteki anlaşmazlıkları yansız bir şekilde çözme kabiliyetine sahip bağımsız mahkemeler yerine, devlet düşmanlarını cezalandırma üzerine kurulu bağımlı bir adli sistem oluşturuldu. Bağımlı ve kaçınılmaz olarak yoz bir yargı sistemi ortaya çıktı.

İmparatorluğun son dönemlerinden kalan en büyük miras korku idi. Bu korku günümüzde de varlığını sürdürüyor. Türkiye devleti ve toplumuyla bitmeyen bir “İstiklal Savaşı” sendromu ile yaşamaya devam ediyor. Her yerde Türkiye’yi bölüp parçalamaya uğraşan emperyalist güçler görüyor. Demokrasi talebiyle öne çıkan herkes bu güçlerin maşası olarak damgalanıyor.

İmparatorluğun psikolojik ve hukuki mirasını bu kadar ağır yaşayan başka bir toplum ve devlet yoktur herhalde yeryüzünde ve kolay kolay olmayacaktır. Bu devletçi ve tekçi modelin Kürtler üzerine yansıması ise ulus-devlet modeline dahil edilme çabası olmuştur. Kürtler direndiği ölçüde devlet otoriter, demokrasi yetersiz ve toplum çatışmacı olmuştur.

Giderek yolsuzluk üzerine kurulu haline gelen devlet modelinde, yağmadan nimetlenen kesim, korkular üzerine oynayarak daha otoriter bir rejim oluşturmuş, demokrasiyi ilk fırsatta askıya, hukuku ayaklar altına almıştır. Üstelik kendi zengini yaratma dönemini belli ölçüde sürdürmekle birlikte kendisini ve ailesini zenginleştirmeyi ana hedef haline getirmiştir. Turgut Özal ile başlayan bu model, Tansu Çiller ile yükselişe geçmiş; Tayyip Erdoğan ile zirve yapmıştır. Yolsuzlukların kokusu çıkmaya başlayınca da bölünme korkusunu atamayan devlet ile ittifaka gidilerek baskı ve zulüm modeline hızla dönülmüştür. Türkiye devleti ve toplumuyla olgunlaşamadan bu dönem kapanmayacaktır.

Konumuza dönersek, İYİ Parti bu olgunlaşma çabasıyla, eski devletçi model arasında sarkaç gibi gidip gelmenin iyi bir örneğidir. Avrupa Birliği’nin bir parçası olma, hukukuna bir noktaya kadar uyma ama Kürtlerin sırtındaki sopayı onlar Türkleşinceye kadar kaldırmamayı hedefleyen bir siyaset… İnkar ve baskıyı güzel paketleyen bir Türkçülük...

İş sonunda isimlere kadar geliyor böyle olunca… Biz insanlara, “Çocuklarınıza bu toprakların ilk soykırımcısı Yavuz’un adını vermeyin” demeyelim ama Yezid adı nasıl kara bir ünvan haline gelmişken Yavuz’un nasıl yüceltilip aklanmış olduğunu hep sorgulayalım. Şu ismi veya bu ismi vermeyinden ziyade verebilecekleri isimleri önerelim en iyisi:

Başından tek kurşunla öldürülen Savaş Buldan, üzerinde sigara söndürülüp naylon eritilerek işkenceyle öldürülen Hacı Karay, eşinin gözleri önünde katledilen Medet Serhat, cenazesi günlerce sokakta kalan Taybet İnan, Paris’te katledilen Sakine Cansız, Diyarbakır’da havan topuyla öldürülen Ceylan Önkol veya Diyarbakır’ın tarihine sahip çıkarken katledilen Tahir Elçi olabilir değil mi bu isimler!

  • Abone ol