• 30.04.2021 08:40
  • (116)

Irkçılık tüm dünyada yükselişte… Ekonomik imkanların daralması, insanların geleceğe yönelik umutlarını kaybetmeye başlaması bir öfke ve nefret dalgasına yol açıyor, bu duygu da hemen en yakındaki “Öteki”ne yöneltiliyor.

Amerika dünyanın belki de en ırkçı toplumlarından biri. Beyaz Irk’ın üstünlüğüne dayanan ırkçı ideolojileri, bunlar üzerine kurulmuş dernekleri var. Amerika’da sık sık siyahlara, Asyalılara, Hispaniklere yönelik silahlı saldırı, katliam haberlerine tanıklık ediyoruz.

Trump ile Biden arasında geçen seçimin ana temalarından biri, ırkçılıktı. Özellikle Trump’ın söylem ve eylemleriyle desteklediği siyahlara ve Hispaniklere yönelik ırkçılık. Unutmamak gerekir ki, Amerika’da federal düzeyde olmasa da eyaletler düzeyinde ırkçı yönetim ve uygulamalar var ve halen de devam ediyor.

Son seçimin Demokratlara kaptırılmasının ardından Georgia’da siyahların oy kullanmasına yönelik zorlaştırıcı düzenlemeler yapılması, açık ırkçı tavrın bir başka ve utanmazca dışa vurumu oldu. Beyaz ve hristiyan olmayan Amerikalılar, bir çok engel ve dışlamayla mücadeleye devam ediyor.

Ama bu kadar ırkçı tavra rağmen Amerika’nın mesela Türkiye’den temel bir farkı var: Siyahlar devlet dairelerinde, kamuda, üniversitelerde görev alıp tepe noktalara gelebiliyor. Bugün Amerika’nın başkan yardımcısı yarı siyah bir kadın, Savunma Bakanı siyah bir emekli general. Sayısız siyah yönetimin en tepe noktalarında görev yapıyor, federal kurumlarda çok sayıda siyah, Hispanik, müslüman görev yapıyor.

Türkiye’de ise Türk ve müslüman olmayanlara nüfusta 1, 2, 3 gibi numaralar verildiğini, bu insanların kamuda görev almalarına asla izin verilmediğini, ırkçılığın bu anlamda bir devlet politikası olarak en tepeden sürdürüldüğünü biliyoruz. Egemen Bağış’ın Avrupa Bakanı olduğu, toplum ve hükümette Avrupa Birliği rüzgarlarının güçlü estiği dönemde bir Ermeni yurttaşı onca uğraşa rağmen bakanlığa memur olarak atamayı başaramadığını dün gibi hatırlıyoruz.

Amerika başta Batılı toplumlarla Türkiye’nin bir başka farkı, bu ırkçı tavrın farkında olan geniş bir toplumsal kesimin varlığı ve bu kesimin ırkçılığa karşı renk ve inanç farkına bakmadan bir araya gelip bu gerçekle yüzleşme ve mücadele etme kararlılığı. Irkçı medyaya karşı, ırkçılık karşıtı güçlü bir ana akım medyanın varlığı…

Türkiye’de ırkçılık gerçeğini kabul eden güçlü bir toplumsal yapı ve dayanışma olmadığı gibi, kendisine ana akım diyen medyası da ırkçı. Yayınlarıyla Tahir Elçi, Hrant Dink, Ahmet Kaya gibi isimleri ölüme götüren; Orhan Pamuk’u yıllarca ölüm tehdidi altında yaşatan ve bir dönem Türkiye’nin en etkili medya grubu olan Doğan’ın amiral gazetesinde “Türkiye Türklerindir” sözünün olduğunu hatırlamanız yeter.

Toplumsal bir uyanış, Avrupa Birliği rüzgarlarının da etkisiyle Hrant Dink’in katlinde yaşanmıştı bir tek. Yüzbinlerce insan tarihte eşi görülmemiş bir şekilde “Hepimiz Ermeniyiz” pankart ve sloganlarıyla yürürken belki ike kez Soykırımla yüzleşti ve bir daha asla tekrarlanmadı.

Başta Ermeni Soykırımı olmak üzere yakın geçmişin devlet katliamlarıyla yüzleşmede Türkiye solunun sessizliği veya utangaç tavrı da Markist bir çizgiden çok Kemalist gelenekten geliyor olması, Osmanlı’ya karşı ayaklanan Resneli Niyazi gibi kimi İttihat ve Terakki liderlerini kendisine kahraman model olarak seçmesidir.

Türkiye’deki ırkçılığın bence Batı’dan en önemli farkı ise devlete bağımlılığıdır. Devlet yeşil ışık yakmadığı sürece psaif ırkçılıktır bu. Ancak devletin onay ve izniyle şiddete yönelir. Devlet onaylamadığı, yol vermediği sürece ancak medya kışkırtmasıyla küçük çapta şiddet eylemi yapar. Sözcü Gazetesi’nin haberinin ardından Ankara’da Somalilerin işyerlerine saldırıda bulunulması veya zaman zaman Suriyelilere yönelik şiddet eylemlerinin patlaması gibi.

Ancak Türkiye’de ırkçılık ve ona dayanan imha esasında bir devlet politikasıdır. 1896’da Abdülhamid döneminde Ermenilere karşı başlayan bu siyaset, 1915, 1938, 6-7 Eylül 1955’de, ardından Maraş’ta ve Çorum’da sürdürülmüştür. Bu toprakların Hristiyan, Yahudi ve Alevi nüfusundan “arındırılıp” temizlenmesi devlet ve toplumun ortak projesi olarak sürdürülmüş ve İslam her dönem bu siyasetin itici gücü olmuştur. Aksi halde bu topraklarda tarihin en büyük Soykırımını yaptığı inkar edilemeyen Yavuz Sultan Selim adı köprülere, okullara verilip kahraman ilan edilebilinir miydi?

Irkçılık, soykırım ve katliam devletle toplumun işbirliği sonucu gerçekleşmiş, güvenlik kuvvetlerinin izni, göz yumması, yönlendirmesiyle binlerce yıldır bu topraklarda yaşayan insanlara korkunç acılar yaşatılıp izleri silinmiştir. Hem insani olarak, hem kültürel olarak…

Suçta ortak bu iki kesimin Soykırım gibi bir konuda tek vücut olması ve inkarcı bir tavra girmesi kaçınılmazdır. Dün Ermenilere yapılana susup hala inkar edenler bugün Cemaate yapılana sessiz kalarak, ihbar ederek destek veriyor. Çünkü bir “Cemaatçi”nin kamudan eksilmesini kendi çocuğuna iş imkanı, bir Cemaat üyesinin malvarlığına el konulmasını kendisine zengin olma fırsatı olarak görüyor.

Birden fazla katman ve kesimin inkar ve ırkçı milliyetçilikte birleştiği, bu duygu ve düşüncesinin devletin eğitim politikaları, ilkel medya yapısı ve siyasilerin söylemleriyle her gün tekrar tekrar kafalara çakıldığı, farklı söylem sahiplerinin susturulup tehdit edildiği bir coğrafyanın kalkıp Amerika’nın ırkçılığı ve tarihiyle konuşması aklın ve mantığın alacağı bir durum değildir elbette.