• 15.05.2021 07:25
  • (107)

Abdülhamid ve İttihat ve Terakki yönetiminin Almanya’ya yaklaşmasının bugün ülkemiz için en kalıcı sonuçlarından biri Halifelik ve İslam siyaseti kavramları olmuştur. İslam’ın savaşta bir ideoloji olarak kullanılması fikri de esasında bu liderlerden değil, Alman Kayseri II. Wilhelm’den gelmişti.

II. Wilhelm, İslam ve Cihad kavramlarını kullanarak İngiliz İmparatorluğu’nu elinde tuttuğu topraklarda ve özellikle Hindistan’da zora sokacağına inanıyordu. Aynı taktiği Hitler, 2. Dünya Savaşı sırasına Kafkasya’da denemiş ve müslüman-Türki grupları Ruslara karşı harekete geçirmeye çalışmıştı. İki girişim de başarısızlıkla sonuçlandı, özellikle ikincisi müslüman toplumlar için ağır bir hüsranla…

Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren bu silah gündemden kalktı, İslam coğrafyasında ulus-devletler kuruldu ve halifelik ve İslam kavramı üzerinden siyaset bir kenara atıldı. Aslında halifelik kavramı zaman içinde gücünü kaybetmişti. İslam’ın en güçlü döneminde üç farklı coğrafyada halifelik iddiasında bulunan devlet olmuş, kavram yıpranmış ve İslam’ın kuruluş dönemindeki etkisini kaybetmişti.

Halife bir bakıma Osmanlı devletinin Diyanet İşleri Başkanı konumundaydı ve padişahların çoğu bu kurumu unutmuş gitmişti. Abdülhamid’in 1895’lerde başlayan Ermeni Soykırımı siyaseti, İslam ve “kafir”i ağırlıklı şekilde hristiyan halka karşı gündeme getirdiyse de, halifelik devrede değildi. Dediğim gibi halifeliğin devreye girmesi esas olarak II. Wilhelm’in fikriydi…

(Bu siyaset Almanya ile Türkiye arasında günümüzde de devam eden derin bir ilişki modeli geliştirdi. Türkiye, 2’nci Dünya Savaşı sırasında utangaç bir Nazi yanlısıydı. O atmosferden yararlanarak Yahudi yurttaşlarına tarihin utanç verici bir politikasını uygulayarak Varlık Vergisi getirdi, insanları Toplama Kampı benzeri Çalışma Kampları’na yolladı.)

Birinci Dünya Savaşı’nın üzerinden 100 yıldan fazla zaman geçmesinin ardından aynı kurumu içeride ve dışarıda sıkışmış olan Recep Tayyip Erdoğan kullanmaya, içeride ve dışarıda kaybettiği güç ve itibarı halifelik üzerinden kazanmaya çalışıyor.

Halifelik iddiasıyla yola çıkan Erdoğan’ın İslam ülkeleriyle ilişkisine bakalım önce: Suriye ile hala bitmeyen bir savaşın başlamasında başrolü oynayarak milyonların perişan olmasına neden oldu, sonra gidip ülkenin önemli bir kısmını işgal etti. Libya’ya NATO harekatına destek olarak Kaddafi’nin devrilmesinde aracı oldu, sonra gidip o ülkenin iç savaşının da parçası oldu. Şimdi ülke yönetimini elinde olanlar getirdiği Cihadçı teröristleri ve askerlerini çekmesini istiyor.

Mısır’a adı konulmamış bir savaş ilan etti, Suudi Arabistan yönetimi ile ipleri kopardı, Birleşik Arap Emrilikleri ile de İhvan üzerinden adı konulmamış bir çatışmaya girdi. Koca İslam aleminde doğru düzgün ilişkisi olan ülke sayısı bir elin parmakları kadar neredeyse… Gittiği her yere kaos ve çatışma götüren bir ülke görünümünde Türkiye…

Bu akıldışı siyasetin içe yansıması iflas ve yoksulluk oldu. Covid salgınıyla mücadele yetersiz kalan ve vaka ve can kaybı sayısını düşük göstererek turist gönderen ülkeleri ve kendi halkını kandırmaya çalışan Erdoğan Rejimi en köşeye sıkıştığı anda yardımına Netanyahu yetişti.

Netanyahu’nun durumu 7 Haziran seçimi sonrası Erdoğan’ın pozisyonuna benziyor. Koalisyon kurma çabaları başarısızlıkla sonuçlandı, iktidarı kaybedip yolsuzluklarının hesabını verme riskiyle karşı karşıya.

Tek umudu, rakiplerinin de koalisyon kurmasını engellemek ve ülkeyi böyle gergin ve milliyetçi bir atmosferde seçime göstermek. Erdoğan o amaçla Kürtleri kullanmıştı, Netanyahu da Arapları kullanıyor. 7 Haziran filminin İsrail versiyonunu izliyoruz. Profesör Louis Fishman daha ilk günden bu gerçeği görmüş ve uyarmıştı.

Gazze krizi içeride art arda gelen Covid krizleri ve Sedat Peker kasetleriyle bunalan Erdoğan için gündemi değiştirme açısından bir can simidi oldu. Şampiyonlar Ligi’nin İstanbul’dan tekrar alınması, Formula-1’in Covid riski nedeniyle iptal edilmesi gündeme bile gelmedi. Türkiye’de insanların İngiltere, Fransa gibi ülkelerin Türkiye’den gelenlere otelde kalma şartlı 10 günlük karantina uygulamasına geçtiğinden bile haberi yok.

Erdoğan aynı zamanda Arap ülkelerini bir kenara itip veya kendi arkasına dizip bölge liderliğine oynama girişiminde de bulundu. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Gazze politikasını izah ederken Türkiye’nin insancıl dış politikası, İslami hassasiyetleri, Filistin’le tarihi bağlarını değil de “Ümmet harekete geçmemizi istiyor” sözlerini kullanması, bu siyasetin açık dışa vurumudur.

Gazze, Erdoğan’ın Suriye, Irak ve Libya’daki işgalci ve yayılmacı politikaları sonucu Arap aleminde kaybettiği itibarı kazanma girişimidir dedik ama aynı zamanda mutlakiyetçi Arap rejimlerine İslamcı söylem üzerinden verilmiş bir gözdağıdır: Arap sokağını Filistin üzerinden karıştırıp huzurunuzu bozarım.

Türkiye’nin diplomatik gücü, Arap Birliği veya Birleşmiş Milletler’de bir ağırlığı yok. Kuru gürültü yapma kabiliyeti ise sınırsız. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne rekor sayıda ülkenin desteğiyle seçildiği dönem geride kaldı. İsrail’e karşı duyulan rahatsızlığın Ankara’ya karşı duyulduğu da şüphesiz. Herşeyi bıraktım kendi Kürt halkına İsrail’in Araplara uyguladığı politikanın benzerini uygulayan bir rejimin uluslararası alanda inandırıcılık sorunu yaşaması kaçınılmaz.

Ortodoks aleminin en önemli mabedini bir gecede camiye çevirip baş imamına elinde kılıçla vaaz verdiren bir zihniyet, sözkonusu El Aksa olunca mabetlerin dokunulmazlığından bahsedebiliyor.

Erdoğan her gece devlet eliyle birçok kentte mitingler düzenliyor, Covid nedeniyle ülkeyi kapanmaya soktuğu bir dönemde binlerce kişiyi maske, sosyal mesafe olmadan bir araya getirerek salgının yayılmasına en azından göz yumuyor, görmezden geliyor. Salgının önünün alınamamasının halk için işsizlik, yoksulluk, hastalık ve hatta ölüm olmasına aldırış etmiyor.

Göstericilerin tek elden çıkma pankartlarla, polis desteğiyle meydanlara çıkıyor olması Erdoğan’ın hesabını açıkça ortaya koyuyor. Burada vahim olan başta CHP olmak üzere muhafetin aynı trene binmiş olmasıdır. Kimse halk sağlığıyla oynandığını, yarım yamalak da olsa devreye giren kapanma kurallarının devlet eliyle ihlal edildiğinden söz etmiyor.

CHP’nin politikası bize açıkça şunu gösteriyor: Tıpkı 7 Haziran’da olduğu gibi, mevzu vatansa iktidarda kimin olduğu teferruattır. Kürtlerin siyasette önünün kapanması gerekiyorsa, AKP-MHP ortalığına göz yumulur, destek verilir. Dış politikada iktidarı elinde tutanın çizgisi her koşulda desteklenir; Suriye, Libya, Irak veya Filistin fark etmez. Gerekirse Cihadcı söyleme de sessiz kalınır.

Ancak devleti topluma tercih eden CHP yönetimi asıl gücünü oluşturan büyük kent seçmeninin bu İslamcı söylem ve onun büyük kentlerde yarattığı Cihadçı atmosferden rahatsızlığını görmüyor, Covid önlemlerinin bedelini ağır bir şekilde ödeyen bu kesimin kapanma kurallarının ihlali nedeniyle duyduğu öfkeye aldırmıyor. Sonuç, CHP iktidarda 20’nci yılına yaklaşan AKP’den daha hızlı eriyor. Toplum değişiyor ama CHP hala İttihat ve Terakki’yi aşamıyor.