• 31.08.2021 06:44

Türkiye’nin tarihi aslında karanlık olaylar dizisidir. Cumhuriyet’in kuruluşundan önce başlayan “devlet adına” eylemler silsilesi, coğrafyamızda gerçek bir demokrasi ve hukuk devleti kurulmasının önündeki en büyük engel olagelmiştir.

Büyük bir ihanet projesi olarak sunulan 15 Temmuz darbe girişimi bile aydınlatılmamış, Meclis’in olayın gerçek yüzünü ortaya çıkarmasına izin verilmemiştir. 

Ne dönemin Genelkurmay Başkanı, ne de MİT Müsteşarı Meclis Komisyonu’nu önüne çıkıp bilgi vermiştir.

En son eski İçişleri Bakanı Efgan Ala’nın CNNTürk’te Hande Fırat’ın sorularını yanıtlarken gösterdiği tutarsızlık 15 Temmuz için ortak bir yalan üzerine planlama yapılmadığını ama yalanların ortaya çıkmasından da bir rahatsızlık duyulmadığının göstergesi oldu.

Türkiye’nin yokuş aşağı batağa sürüklenmesinin başlangıcı olan 17-25 Aralık yolsuzluk skandallarında da benzer bir tablo yaşandı. 
İktidar yancıları bunu bir darbe girişimi, kasetlerin montaj ve sahte olduğu iddialarında bulundu. 

Şimdi dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, montaj iddialarını yalanladı. Bayraktar, kendisinin ses kayıtlarının gerçek olduğunu açıkladı. 

Bayraktar, “Beni de aynı çuvala koyunca liderim, dört tane bakan ile beni de hırsız diye tasvir ediyorsun… Ben kendimi ayırmak istedim orada, ama gücüm yetmez, döverler beni öldürürler beni bilmem ne yaparlar. O kadar gücüm yok benim” da diyerek aslında diğer bakanlarla ilgili rüşvet iddialarını doğruladı.

Şu anda AKP’ye ve Erdoğan’a muhalif olarak sahneye çıkan siyasi aktörlerin tümü 17-25 Aralık Soruşturması sırasında bu bakanları aklamak ve Yüce Divan’a gönderilmelerini engellemek için oy kullanmıştı. 

“Kol kırılır yen içinde kalır” mantığıyla hareket edip kendi kişisel ikballeri ve partilerinin çıkarını önde tutan bu isimler, Türkiye’nin bugün içine düştüğü bataklığın da başlıca sorumlularıdır. Çünkü 17-25 Aralık, Türkiye’de yargının yozlaştırılıp polisin doğrudan Erdoğan’a bağlandığı bir dönemin başlangıcı oldu.

Erdoğan, bizzat yakın temasta olduğu Rıza Zarrab üzerinden patlayan skandalda önce bir şok yaşamış ancak bunu çabuk atlatmıştı. O dönem Konya’da yaptığı açıklamada, “Hiçbir tehdide boyun eğmeyeceğiz. İstedikleri kadar çirkin yollara tenezzül etsinler, kirli ittifakların içine girsinler, buradan bir kez daha tekrar ediyorum. Türkiye’de artık söz milletindir, karar milletindir, yetki milletindir. Mühür milletin elindedir” demişti.

Medyanın tek seslileştirilmesi, Doğan grubuna çökülme sürecinin başlatılması da 17-25 Aralık olayının arkasından gerçekleştirildi. 15 Temmuz hikayesinin ardından da tüm sisteme el konulmuş oldu.

Bugün gelinen noktada tablo açıktır: Devlet iktidarı ve muhalefetiyle dış bir güce bağlı olduğuna inandığı Cemaat’in tasfiyesi konusunda fikir birliğine vardı. Bu amaçla yolsuzluk iddiaları bile arka plana atıldı ve devletin bekası tehlikede söylemiyle Cemaat’in yanı sıra  Kürt Siyasi Hareketi de düşman haline getirildi.

Cemaat’in hedef alınmasının nedeni Silahlı Kuvvetler başta olmak üzere yargı, emniyet, maliye gibi alanlarda güçlü bir şekilde örgütlenmesi ve bu gücünü siyaset ve iş dünyasına yön vermek için kullanması idiyse, Kürtlerin hedef alınmasının nedeni de Suriye’deki gelişmeler oldu.

Yolsuzluk üzerine kurulduğu bilinen bir rejime sahip çıkan, “Yenikapı Ruhu” adına Saray Rejimi ile işbirliği yapan herkesin bu tabloda payı vardır. Türkiye’de yargı devreden çıkıp kokuşmuşsa, bekçiler şiddet uyguladığı yurttaşa “Ben devletim” diyebiliyorsa, yolsuzluk sıradanlaşmış, gazeteciler pervasızca mafyanın sözcüsü haline gelmişse 17-25 Aralık’ın “darbe girişimi” goy goyu adı altında üstünün örtülmesinin payı büyüktür.

Türkiye’de yapılamayan sonunda Erdoğan’ın önüne Amerika’da çıktı ama bu kez de imdadına Afganistan krizi çıktı. “Demokrasi ve otokratlardan hesap sorma” iddiasıyla göreve gelen ABD Başkanı Biden, Halk Bankası dosyasını kapatma konusunda Trump benzeri bir tutuma girdi ve dosyayı temyiz mahkemesinde çürümeye bıraktı.

Dava devam etse bile mevcut halinde Erdoğan’ı endişelendirecek bir içeriğe sahip olmaması kuvvetle muhtemel. 

Ancak demokrasi inşası konusunda olduğu gibi, yolsuzlukla mücadele konusunda da dış bir güce bel bağlamak doğru değil.

Türkiye barışa, demokrasiye, şeffaf bir hukuk devletine sahip olacaksa, bunu kendi iç dinamikleriyle yapmak zorunda.

Kalıcı bir demokrasi ve hukuk devleti mücadele etmeden gelemeyecek, bunu görmek her işin başı...