• 6.09.2021 07:00

Seçim kampanyası sırasında ve göreve başladığının ilk aylarında çok farklı olacağı mesajı veriyordu. Evet çok yaralı ve bölünmüş bir Amerika ile kaotik bir dünya düzeni devralmıştı.

Trump risklerini bilmesine rağmen Covid’i ciddiye almamış, dünyanın en güçlü ekonomisi pandemiyle mücadelede çok geri kalmıştı. Trump’ın alan açmasıyla meydan aşı karşıtlarına kalmış, aşılama programı organize edilememiş ve vaka sayısı patlamıştı.

Can kaybı durdurulamıyor, hastaneler ve sağlık çalışanları gelen hastalarla başa çıkamıyordu. Cumhuriyetçi yönetim pandemide milyar dolarları büyük firmalara akıtmış, yoksul ve emekçi kesim açlığa mahkum edilmişti.

Avrupa’yı küçümseyen, diktatörlerle iyi geçinmeye çalışan Trump, NATO’yu zayıflatmış, Avrupa ile bağları kopartmış; Rusya eksenli bir dış politika gösterir olmaya çaba göstermişti. Putin ve Rusya ile ilişkisinin gölgesi görev süresince peşini hiç bırakmadı aslında.

Böyle bir tablo devraldı Biden. Irkçıların Kongre bastığı, polisin pervasızca siyahları öldürdüğü, gerilimin zirve yaptığı bir toplum ve dünyadan uzaklaşmış bir Amerika…

Biden içeride gerilimi düşürme, pandemiden olumsuz etkilenen çalışan ve yoksul kesimlere destek olma, Amerika’nın çürüyen altyapısını yenileme ve çevreyi koruma sözüyle iktidara geldi ve Kongre ile uyumlu bir çalışma ritmi yakalayarak bu yolda ciddi adımlar attı…

Ama dış politikası tam bir fiyasko oldu… Belki Amerika’nın bugün içinde bulunduğu koşullara uyan gerçekçi bir politika ama seçim öncesi verdiği sözlerle uyum içinde olmaması açısından fiyasko oldu diyebiliriz.

Amerika’nın İkinci Dünya Savaşı’nın ardından sahneye çıkışı, dünya sahnesinin belirleyici aktörü olması Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile zirve yaptı ama bu durum uzun sürmedi. Komünizmle mücadele adı altında kendisine pazar açan Amerika da bu mücadeleden zayıf düşmüştü.

Afganistan’daki savaşa 2 trilyon, Irak’a milyarlarca dolar harcayan bir güç, kendi altyapısının yenilenmesi için gerekli 1.2 trilyon doları bulmaktan veya halkına bedava sağlık hizmeti vermekten aciz bir görüntü içinde.

Bu gerçeğin içeride yansımaları, dışarıda da sonuçları var. Afganistan ve Irak savaşlarının Amerikan kamuoyunu yorduğu çok açıktı. Trump’ın seçimi kazanmasında buralardan çekileceğini açıklama sözünün etkisi vardı.

Trump bunu yaparken çok kırdı, döktü. Biden daha farklı olacağı sözü verdi. Avrupa ile uyum içinde olacak, NATO’yu güçlendirecek ve en önemlisi demokrasilerle ittifak yapacaktı. Diktatör ve otoriter liderlerden halklarından çaldıkları paraların hesabını soracaktı.

Bu sözleri ve Erdoğan’ı dört ay boyunca aramaması Türkiye’nin demokratik kesimlerini ümitlendirdi açıkçası. Amerikan Dışişleri Bakanlığı Türkiye’nin Kürt politikası ve insan hakları ihlallerini yakından izliyor, azara varan açıklamalar yapıyordu.

Sonra Afganistan geldi ve Biden kibar bir Trump’a dönüşüverdi…

BBC’den Mark Lowen’ın dediği gibi, “Joe Biden'ın göreve gelişi ile başlayan balayı, Avrupa'daki başkentler için Afganistan'da yaşananlarla tatsızlaştı.” Lowen, Avrupa başkentlerindeki hava ve endişeleri şöyle özetliyor:

“Çekilme kararının yarattığı tartışma bir yana, Avrupalı liderler, ABD'li müttefiklerinin koordinasyon eksikliği yüzünden, NATO görevi olan Afganistan'daki çekilme sırasında 36 ülkeden askerlerin tehlikeye atıldığı görüşündeler.

Almanya, Afganistan görevi ile İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana ilk kez bu çapta bir operasyonel askeri gücü bir ülkeye sevk etti.

Ülkede derin bir hayal kırıklığı hakim.

Ülkede Angela Merkel dönemi yakında son bulucak.

Başbakan Merkel'i partisinin başbakan adayı Armin Laschet, ABD'nin çekilme kararı ile yaşananları, "NATO'nun kuruluşundan bu yana en büyük hezimet" olarak tanımladı.

2019 yılına dek Fransa'nın Avrupa Bakanı olan Nathalie Loiseau, Avrupa'da, Trump gidince her şeyin eskisi gibi olacağına yönelik bir inanış olduğunu söylüyor,

Avrupa'nın ruh halini ‘inkar’ kelimesiyle özetliyor.

AB'nin endişeleri iki taraflı:

Birincisi, Afganistan kaosunun, Suriye'ye benzer yeni bir mülteci akını yaratması olasılığı.

İkincisi de, Angela Merkel'siz bir Almanya'ya giderken, Fransa'nın da her an bir cumhurbaşkanlığı seçimine gidebileceği ortamda, ABD'nin daha fazla içe çekilmesi ve bunun yaratabileceği iktidar boşluğunun Çin ve Rusya tarafından doldurulması endişesi.

Bu atmosferin, örneğin Tayvan özelinde, Çin'in karşılık görme endişesi olmadan hareket etmesi sonucu doğurabileceği öngörülüyor.” 

Bu işin Avrupa’yı ilgilendiren ayağı… Türkiye ayağı aslında daha az vahim değil. Brüksel’deki zirvenin ardından Biden’ın Erdoğan’a Trump kadar, hatta daha fazla yakınlaştığını söylemek mümkün.

En küçük hak ihlalini kınayan Amerikan yönetimi, HDP’ye kapatma davası açılması konusunda bile sessiz kaldı. Erdoğan ile görüşmesinde Osman Kavala konusunu gündeme getirmesi beklenen Biden, muhtemelen Kavala’nın adını bile anmadı. Türkiye’nin Sincar’da sağlık merkezi dahil, sivil hedefleri vurmasına sessiz kaldı…

Ve en önemlisi, Erdoğan için hayati olanı Halk Bankası… Trump’ın kaba saba yapmaya çalıştığını Biden sessizce gerçekleştirdi. Ne özel avukatını gönderdi Ankara’ya, ne de savcıları görevden aldı…

Partisinden isimlerden oluşan New York yargısına bir mesaj göndermesi yetti muhtemelen, dava Mayıs ayından beri fiilen askıya alındı. Trump döneminde davayı yakından izleyen Kongre ve medya da bu duruma göz yumdu, ilgilenmedi.

Bu kadar dönen bir başkanın “Demokrasi Zirvesi” gerçekleştirmesi de beklenemezdi. O da çıkmaz ayın son perşembesine kaldı zaten...