• 11.01.2022 06:26

Türkiye’nin tek partili sistemden çok partili sisteme geçiş kararında Stalin yönetiminin Boğazlar ve Doğu illerinde hak talep etmesi karşısında kendisini NATO şemsiyesi altına atma isteğinin yattığı genel kabul gören bir fikirdir. Profesör Sina Akşin, İsmet İnönü adına açılmış siteye yazdığı makalede o dönemi şöyle anlatır:

“Savaşın sonucu yalnızca Avrupa’da hegemonya kurmak isteyen Almanya ve İtalya ile, Uzak Doğuda hegemonya peşinde olan Japonya’nın yenilgisi anlamına gelmiyordu. Aynı zamanda bu ülkelerin ideolojisi olan faşizmin ve ırkçılığın da yenilgisi anlamına geliyordu. Artık dünyada demokratik-kapitalist ve komünist ideolojiler boy ölçüşecekti. Türkiye 1939’da Batı burjuva demokrasilerinin yanında yer almıştı. O zaman SSCB Almanya ile bir olmuş, Türkiye’ye yönelik yayılmacı emellerini belli etmişti. Daha sonra SSCB, Alman saldırılarına uğrayınca Batı demokrasileriyle saf tutmuştu. Ne var ki yayılmacı siyasetini sürdürüyordu. Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliği, I. Dünya Savaşı öncesinde Çarlık Rusyası toprakları olan ülkeleri geri almak istiyordu. Bu, Finlandiya, Polonya, Çekoslovakya, Romanya, Türkiye’den toprak, Latvia, Estonya, Litvanya’yı egemenliği altına almak demekti. Türkiye’den istediği topraklar, Osmanlı Devleti’nin Brest-Litovsk Antlaşmasıyla elde ettiği, kendisinin daha önce 1878 Berlin Antlaşmasıyla yitirmiş olduğu yerlerdi. Stalin, Türkiye’den toprak elde etmek dışında, söz konusu bütün öbür yerleri elde edecekti.

19 Mart 1945’te SSCB 1925’te Türkiye ile imzalamış olduğu Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşmasını yenilemeyeceğini, yeni bir antlaşma yapmak istediğini bildirdi. Türkiye yeni bir antlaşma yapmaya hazır olduğu yanıtını verdi. Fakat SSCB’nin Boğazların iki ülke tarafından ortak savunulmasını istediği ortaya çıktı. Sovyetler bunu resmen istemiş, Türkiye de reddetmiştir. Yine bu sıralarda Gürcistan’da bazı profesörlerce Kars ve Ardahan’ın ülkelerine iadesinden, Bulgaristan’da Türkiye ile sınır “düzeltilmesinden” söz edildiği görüldü.

İnönü neden bu kararı aldı? Baş nedeni bütünsel kalkınma anlayışıdır. Hiçbir alanda Avrupa’dan geri kalınmayacaksa, Avrupa’ya siyasal çoğulculuk egemen olduğunda, o çoğulculuğun Türkiye’de de bulunması gerekirdi. Tabii bunun dış siyaset bakımından da yararı olacaktı. Sovyet tehdidi altındaki bir Türkiye’nin Batıya sığınabilmesi, Batının siyasal değerlerini paylaşırsa, çok daha kolay olurdu.

Yalnız şu var. Avrupa’daki siyasal demokrasi genellikle sosyalist hatta komünist partileri de içeren bir dizgeyken, Türkiye’de bu tür sola kapalı bir dizge olarak kabul edildi. Yalnızca sosyalist ve komünist partilere meydan verilmemekle kalınmadı, keskin ve abartılı bir komünizm düşmanlığı benimsenerek, sosyalist veya benzeri düşüncelere karşı da bir yasaklama ve cezalandırma tavrı güdüldü.”

Hem Avrupa medeniyetinin bir parçası olmak hem de Stalin’in yayılmacı politikalarının yarattığı tehlikelerden korunmak isteyen İnönü’nün tek güvenli limanı elbette NATO ittifakı olacaktı. Ancak NATO dönemin çoğulcu demokrasilerini tekçi Sovyet Sistemi’ne karşı korumayı amaçlayan bir savunma işbirliği ittifakıydı. Sovyet benzeri tek parti sistemine sahip Türkiye’nin bu haliyle ittifaka kabulü mümkün değildi. İnönü o dönem ülkenin çıkarına olduğuna inandığı bir karar aldı ve seçimi kaybetme pahasına çok partili sisteme geçti. Menderes hükümetinin Kore Savaşı’na asker gönderme kararı alması ve Akdeniz ve Karadeniz’in Sovyetlere karşı öneminin farkına varılması sonucu ABD direnci kırıldı ve Türkiye NATO’ya katıldı.

Kurtuluş Savaşı’nın kahramanlarından İnönü, bir sıkıntı yaratmadan iktidar değişikliğini kabul etti ve darbeyle sonuçlanacak Demokrat Parti dönemi başlamış oldu. Türkiye’nin darbeye rağmen İttifak içinde kalabilmesi ise hem darbecilerin NATO’ya bağlılıklarını ilan etmesi ve hızla demokratik düzene dönüleceği sözü vermesi, hem de Soğuk Savaşın hız kazanması etkili oldu.

Aradan geçen 60 yıllık sürede Türkiye darbeler, anti-demokratik yönetimlere tanıklık etti. İnsanlar ağır bedeller ödedi ama Sovyetlere karşı önemli bir cephe oluşu Türkiye’nin NATO’daki konumunu sarsmadı.

Bugün tüm dünyada demokrasiler tehdit altında. Putin yönetimindeki Rusya Stalin benzeri revizyonist bir politika izliyor ve bu sefer Çarlık Rusyası’nın değil ama Sovyetler Birliği’nin etki alanını geri almaya çalışıyor. Tüm dünya nefesini kesmiş, Ukrayna’daki gelişmeleri izliyor. Ancak Rusya savaşı başlatmasa bile Ukrayna bir gerilim noktası olarak varlığını sürdürecek ve NATO-Rusya rekabetinin önemli bir merkezi olmaya devam edecek.

Türkiye bu tabloda seçimlere hazırlanıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası gibi olmasa da dünya benzer bir Soğuk Savaş rüzgarı altında. Bu, Erdoğan’ın içeride elini güçlendiren bir gerçeklik. Soner Çağaptay’ın Foreign Affairs’teki son yazısı Erdoğan’ın seçimi ya her türlü hileyle kazanma yoluna başvuracağı ya da seçim sonuçlarını tanımayacağı fikri üzerine kuruluydu.

Türkiye’nin esenliği için iktidarından vazgeçen İsmet İnönü ile kişisel iktidarı için ülkeyi ateşe atmaktan çekinmeyeceği iddia edilen bir Recep Tayyip Erdoğan gerçekliği. Erdoğan’ın böyle bir yolu seçip iktidarda zorla kalması sadece Türkiye için değil, NATO ve Batı demokrasileri için de bir sınav olacak elbette. Erdoğan iktidarı uğruna NATO üyeliğini silmeyi göze alacak mı, NATO demokrasiden tamamen kopmuş bir Türkiye ile hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam edecek mi?

Büyük sınav kapıda...