• 1.02.2021 00:00
  • (373)

 Geçenlerde bir kısım medya tarafından Diyarbakır’da HDP il binasına girerken “Diyarbakır Annelerine” karşı “zafer işareti” yaptığım iddiasıyla benimle ilgili bir linç kampanyası başlatıldı. Yaptığım bu işaret üzerinden HDP ve PKK arasında bir ilişkinin açığa çıktığı iddiası yanında “Evlatlarının geri gelmesi için soğukta nöbet tutan annelere” karşı zafer işareti yapan bu “sözde milletvekilinin” (Bunu Devlet Bahçeli kullandı), (yani benim), anaların beddualarıyla yerle yeksan olacağımı bildirildi. Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı da “terör örgütü propagandası” yaptığım iddiasıyla bir soruşturma açtı vs.

İktidar medyasının olayı veriş tarzı da, kullandığı dil de aslında iktidarın ne denli zorda olduğunu gösteriyordu. Yaptığım zafer işaretinin “annelere” (ki erkeklerinin kalabalığından olsa gerek ben onları görmedim bile) yapılmış tahrik edici bir eylem olduğunu, bununla çocukları PKK tarafından kaçırılmış annelere karşı PKK’yı destekleyen bir işaret vermiş olduğum yalanlarını yazdılar da yazdılar.

Ama hiç biri orada arkamızdan bağıran ve küfür eden insanların varlığını yazmadılar. Devletin polisinin ise, bizlere, Sivas’ın Madımak Otelinin kapısında birazdan linç edilecekmişiz duygusunu yaşatan bu insanlara karşı hiçbir şey yapmamış olduğunu yazmadılar. Doğrusu, öyle anlaşılıyor ki, Diyarbakır HDP il binası önünde çadırın kurulması da, orada oturan ailelerin her türlü ihtiyacının karşılanması da bizzat polisin oluşturduğu bir düzenek. Peki neden?

İşte asıl soru da bu!

Ama aslında soruyu sorduğumuz anda cevabı da arkasından gelen bir soru bu. Çünkü bu düzeneğin, iktidarın bir zamandan beri yeniden gündeme aldığı ve şiddetini de her geçen gün arttırdığı “HDP ve PKK aynıdır” söylemini ayakta tutmak için kurulmuş olduğu o kadar açık ki! Üstelik iktidar bunu gizlemekte de bir beis görmüyor artık. Mağdur insanların hiçbir siyasi partinin önünde oturup protesto haklarını kullanmasına izin vermeyen polis, HDP’nin önü için bu kuralı herkesin gözünün içine baka baka uygulamıyor.

Kürt sorunu, Türkiye’yi yöneten elitlerin nasıl çözeceklerini bilmedikleri, bundan dolayı da çözmeye cesaret edemedikleri, çözemeyince de durumu kontrol altında tutmak için geleneksel “baskı” yöntemlerine sarıldıkları bir sorun. Oysa kimliklere yapılan “baskı,birleştirir!”. Baskı birleştirir çünkü bir kimliğe yapılan bir dış müdahale, kimliğin içindeki farklı unsurların bir araya gelmesine yani kimliğin homojenleşmesine neden olur. Kimliğin homejenleşmesi ise onun baskıya karşı güçlenmesi demektir. O nedenle de baskı politikası, bu baskıya karşı başta o kimlik olmak üzere diğer mağdur kimliklerin de bir araya gelmesine yol açarak, devletin arzu ettiği çözüme ulaşmasını engeller.

Oysa Kürtler de, diğer mağdur kimlikler de baskı politikalarının toplumun enerjisini boşa çıkaran işleriyle uğraşmak istemiyorlar. Siyasi taleplerini yalnızca kendi kimlikleri içine kapanarak değil ülkedeki bütün diğer insanlara anlatarak, onların katılmalarını da sağlayarak demokrat bir siyaset yapmak. Yani istedikleri “bir avuç nefes”, “bir avuç özgürlük”. Ülkenin havasındaki zehrin akıtılması ve ülkedeki diğer insanlarla birlikte huzurlu bir yaşam. Hepsi bu!

Dün başka iktidarlardı bugün bu iktidar Kürt sorununu çözemiyor. Çözemedikçe de baskıyı artırıyor. Artan baskı ise, arzularının aksine sorunu çözemediği gibi daha da ağırlaştırıyor.

Diyarbakır’da HDP önünde açılan çadır da çözümü değil çözümsüzlüğü simgeliyor.