Geçen hafta Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle erkek tahakkümü ve saldırganlığına karşı eylemler yapıldı. Benzer şekilde bir Dünya Azınlıklar Günü olmasını istemezdim doğrusu. Egemenlere karşı bir direnç vesilesi olarak ortaya çıkmış olsa bile rahatsız ederdi.

Çünkü bu tür günler eşit olmadığınızın göstergesi ve kanıtı olmanın ötesinde gizli bir teslimiyeti de ifade ediyor. En azılı azınlık düşmanları bile muhtemelen o gün sempati dağıtan klişe cümlelerini eksik etmezdi. Sonuçta egemenliği meşrulaştıran sembolik bir aldatmaca yaşanır, yoğun bir tarihsel ahlaksızlığın üzerini örterdi.  

Mağduru öne çıkaran söz konusu özel günler bir dayanışma enerjisi üretse de sistem açısından tam aksine enerjinin ‘boşaltılma’ fırsatı olarak kullanılabiliyor. Geriye içkin, kendisini gizleyen, sistemleşmiş ve normalleşmiş bir egemenlik hali, bir ‘doğal hiyerarşi’ bırakıyor. Öte yandan egemenlik arayışı doğal bir dürtü. Homo türü güç, statü farkı, hiyerarşi ve rekabetle dolu 6 milyon yıllık bir geçmişe sahip. Ne var ki doğal olan aynı zamanda ille de ‘istenilir’, insanlık açısından ‘iyi’ olmayabiliyor…

Kadın/erkek farklılığının da gerisinde 6 milyon yıllık bir evrim yatıyor. İnsanın iki ayak üzerinde yürümeye başlaması savanalarda hayatta kalma şansını artırdı ama önemli bir handikap getirdi: Kadınların pelvis ve doğum kanalı daraldı. Aynı süreçte beyin ve dolayısıyla kafa da büyümekteydi. Sonuç insan yavrusunun diğer primatlara göre çok daha prematüre ve bakıma muhtaç doğması oldu.  

Hamilelik ve çocuğun ilk yıllarında kadın pratik olarak cinsellikten daha uzak kalıyor, ayrıca toplayıcılık ve gündelik hayatın gerekleri için de zaman ayırması gerekiyordu. Kadınların muhtemelen birbirinden yardım aldığı düşünülebilir ama bu kalıcı ve güvenilir bir çözüm sağlamıyordu.

Ve evrim büyükanneyi yarattı! Kadınların bir yaştan sonra çocuk doğurmaları menopoz yoluyla engellendi (oysa şempanzeler ölene kadar her yaşta doğurabiliyor). Böylece çocuğun yaşama şansı yükseldi ve genç kadınlar daha çok doğurabildi. Büyükanneye sahip evlerde çiftlerin genlerini bir sonraki nesillere aktarması kolaylaştı. Bizler o çiftlerin torunlarıyız…   

Ancak bu gelişme çok kritik bir farklılaşmanın tohumlarını ekti. Bütün canlılarda olduğu gibi, insanlarda da ‘eş seçme’ davranışları var ve bunlar beyindeki ‘eş seçme’ modülü tarafından yönetiliyor. Bu modül esas olarak ‘iyi genleri nasıl seçerim, kötü genlerden nasıl kaçınırım’ diye bakıyor.

Kadının erkeğe nazaran çok daha az sayıda çocuk sahibi olabilmesi (genlerini bir sonraki nesle geçirme fırsatlarının daha az olması), uzun hamilelik ve çocuk bakımı süresi ve nihayet menopoz, kadınlardaki eş seçme modülünün erkeklere göre radikal şekilde farklılaşmasına neden oldu.

Kadın için her çocuk önemliyken, erkek için biyolojik olarak hiçbirinin fazla önemi yoktu. Erkek kadına göre sayısız dölleme şansına sahipti ve spermin ‘ucuz’, yumurtanın ‘pahalı’ olduğu bir cinsellik ilişkisi söz konusuydu. Diğer deyişle erkek için kiminle cinsel ilişki kurduğu önemsizken kadın için çok önemliydi, çünkü kendisine bakmak istemeyecek birinden hamile kalabilirdi…

Bugün bu dürtüler halen davranışlarımızı ve tercihlerimizi belirliyor. Biz onlara bilincimizle rasyonel gerekçeler uydursak bile, 6 milyon senenin ürünü olan bilinçdışımız kadın-erkek ilişkisinin ana eğilimlerini sürdürüyor.

Nitekim erkekler zamandan ve kültürden bağımsız olarak genç (doğurgan) kadın peşinde ve gençliği (doğurganlığı) ima eden özellikleri ‘güzel’ buluyor. Vücut simetrisi, 0.7’lik bel/kalça oranı, büyük göğüs, uzun ve açık renk saç gibi… Büyük gözlü ve küçük burunlu kadınlar daha çekici bulunuyor, çünkü yaşlandıkça insanların gözleri küçülüp burunları büyüyor.

Kadın ise erkekte aileyi destekleme kapasitesi arıyor. Erkeğin toplumsal kaynaklara ulaşmayı kolaylaştıran bir statüye sahip olmasını istiyor. Bu nedenle genellikle kendilerinden daha yaşlı erkekleri tercih ediyorlar. Hatta yakışıklı erkek riskli bulunabiliyor, çünkü bırakıp gitme ihtimali daha yüksek…

Dolayısıyla kadın cinsellikte daha temkinli. Kendisiyle ilgili olduğunu sanıp aslında ilgilenmeyen bir erkekle birlikte olma tedirginliği içinde yaşıyor. Kadın terk edilme, erkek ise aldatılma (bilmeden başkasının çocuğunu yetiştirme) korkusuyla cebelleşiyor.  

Velhasıl kadın ve erkek farklı beyinlere, farklı bilinçdışılara ve farklı eş seçme modüllerine sahip. Diğer taraftan insan giderek hızlanan ve biyolojik evrimi ikinci plana itmiş gibi gözüken bir kültürel evrime de tâbi. Söz konusu kültürel evrimin çıktılarından biri ise eşitlik duygusu (talebi)…

Ne var ki bilinçdışımız henüz o noktada değil. Belki prezervatif ve kürtajın genel geçer olduğu birkaç milyon yıl yaşarsak bu duyguyu içselleştirebiliriz. Ancak şu an elimizdeki ‘malzemeyi’ veri almamız ve toplumsal ‘iyileşme’ stratejisini bu malzemeyi dikkate alarak oluşturmamız lazım.

Bildiğimiz üzere söz konusu malzeme hiç de parlak değil… Dünyadaki bütün ağır suçların, soygun, yaralama ve cinayetlerin neredeyse yüzde doksanı erkekler tarafından işleniyor. Savaş, katliam ve soykırım kararlarının ardında hep erkekler var. Dünya Sağlık Örgütü’nün yeni yayımladığı bir rapora göre dünyadaki kadınların üçte biri hayatlarının bir noktasında fiziksel ya da cinsel şiddete maruz kalıyor. Uygun kültüre denk geldiklerinde çocuk evliliklerini normalleştiriyorlar…   

Üstelik modern anlayış cinsel birleşme için kadının da istekli olmasını bir norm olarak öne sürüyor. Zor kullanıldığında ceza uygulansa bile hâlâ milyonlarca erkek bu eylemleri sürdürüyor. Çünkü erkeğin bilinçdışı bu modern kuralları gerçekte anlamıyor. Bilinciyle kendisini durdurması bekleniyor ama bilincin hayatımızdaki rolü sanıldığından çok daha küçük…

Erkeğin bilinçdışı bugün hâlâ avcı toplayıcı dönemin koşullarına ve uyardığı dürtülere tâbi. Canlı âlemi diğer erkeklerle rekabet edemeyen erkeğin cinselliğe ulaşamadığını gösteriyor. Ancak bu sayede erkek kendisini dişilere beğendirme şansı yakalayabiliyor, çünkü eşi dişi seçiyor.  

Bu nedenle genç erkekler birbirini öldürürken, yaşlı erkekler kadınları ve özellikle genç kadınları öldürüyor. Erkekler orta yaş krizine kendileri yaşlandığı için değil, karıları yaşlandığı için giriyor ve genç kadın peşine düşüyor. Ama bu sefer de aldatılma sendromuna kapılıyorlar.

Evet erkekler kadınları taciz ediyor… ama etrafta kadın yokken de birbirlerini taciz ediyorlar! Erkeğin bilinçdışı kadınla (özellikle genç) erkeği ayırt edemeyecek kadar kendisiyle ilgili. Erkek çevresini yüzeysel ve kaba işaretler üzerinden okuyor. Örneğin kısa boy etek onun gözünde kısa vadeli bakan kadın imâ ediyor. Öte yandan kısa vade bakan erkekler kadını kısa vade bakmaya yöneltebiliyor ve erkekler bu tepkiyi doğal buluyor. Yani kadının kıyafeti ‘doğal olarak’ yanlış mesaj verebiliyor. Üstelik erkek kadının ‘mesajını’ aşırı pozitif şekilde yorumlamaya eğilimli olduğu için kadının üstüne düşüyor ve ‘doğal olarak’ taciz sınırını zorluyor.

Ancak yukarıda da söylendiği üzere ‘doğal’ olan ille de ‘iyi’ değil. ‘İyi’ kültürel evrim süreci içerisinde üretiliyor ve onun ‘modern’ halinin milyonlarca yıllık biyolojik evrimin ürettiği erkek zihnini gemlemesi zor. Yine de yapılabilecek şeyler var…

Erkeklerin kısa sürede, örneğin ceza sistemi sayesinde değişeceğini ummak akıllıca bir beklenti olmaz. İnsan doğal olarak poligini (tek erkeğin birden fazla kadına sahip olduğu) bir toplumsal düzene sahip. Çünkü erkekler arası hiyerarşi ve statü farkları, hiyerarşinin tepesinde yer alan erkeklerin daha fazla kadın edinebilmelerini sağlıyor. Bunun sonucunda hiçbir kadına ulaşamayan bir erkek kitlesi ortaya çıkıyor ve günümüze kadar gelen suça yatkınlığın zeminini oluşturuyor.  Bizler bu süreçte ‘başarılı’ olan kadın ve erkeklerin uzantısı olarak söz konusu genleri taşımaya devam ediyoruz.

İnsan poliginiye alışık ama monogamiye de uzak değil. Ancak bu geçiş için basit bir önkoşul gerekiyor: Erkekler arası eşitlik. O durumda her erkeğin kadına ulaşması (bir kadın tarafından seçilmesi) ihtimali çok yükseliyor ve nitekim araştırmaların ortaya koyduğu üzere evli erkeklerin suçtan uzak durma ve kadına doğru davranma oranı belirgin şekilde yükseliyor.

Öte yandan bu olumlu etkilenme erkeklerin nasıl bir toplumsal kültür ve zihniyet ortamında yaşadığıyla yakından ilintili. Demokrat ve relativist zihniyetlerin egemen olduğu kültürlerde erkeklerin bilinçdışını dizginleme ihtimali çok daha yüksek. Ataerkil ve otoriter zihniyetlerin egemen olduğu kültürlerde ise bilinçdışını dizginlemek bir yana, ona meşruiyet kazandırma arayışları revaçta. Nitekim bu tür toplumlarda cezadan kurtulma da çok yaygın.   

Dolayısıyla kadınların temel varoluş ve hayat tercihleri için verilecek mücadele kaçınılmaz olarak toplumsal kültürün ve zihniyetin değişimini hedef almak durumunda. Kadınların erkek dünyasında ağırlığını artırmanın değil, kadın bakışı ve duyarlılığının toplumsal kültürdeki etkisini artırmanın peşinde olmak lazım. Empatik yaklaşımın tüm insanlık için ‘iyi’ olduğunu düşünüyorsak, kadınların erkek işlerini de yapabileceklerini değil, kadının önceliklerinin insan için daha iyi iş tanımları üretebileceğini göstermek lazım…   

Ancak bunun için de kadınların erkeksi hedef, duruş ve mücadele yöntemlerinden uzak durması gerek. Otoriter ve ataerkil zihniyetteki kadınlar ne kadınlara ne de genelde insanlığa olumlu katkı yapabilir. Çünkü böylesi bir tutum erkeğin bilinçdışını kültürleştiren tahakkümü normal hale getirecektir.

Tahakkümün devam etmesini isteyen erkekler, doğal olanın aynı zamanda ‘olması gereken’ olduğunu savunuyor. Buna karşı birçok kadın da ‘olması gerekenden’ hareketle gerçekliği (gerekirse zor kullanarak) değiştirebileceğini sanıyor.

Maalesef öyle olmuyor… Biyolojik gerçekliğin değişimi için on binlerce yıl lazım. Ama insanlık demokrat zihniyete geçiş yapabildiği ölçüde farklı bir değer sistemini ortak bilince taşıyabilir ve bu da kadın bakışını ‘doğal’ kılan bir toplumsal kültürü besleyebilir.

Başa dönersek kadınlar günü kişiye kendini iyi hissettirse de sonuçta bir oyalanmaca… Egemenin zihniyeti, salt haksızlık ve eşitsizliğe karşı çıkılarak değil, ancak farklı bir zihniyet üzerinden deşifre edilerek ve alternatif bir kültür önermesiyle birlikte hak ettiği yere gönderilebilir.    

  • Abone ol