• 19.10.2021 06:41

Cumhur İttifakı iktidarında akılsızlığın ve yozlaşmanın giderek artıp sistemleşmesi karşısında birçok kişi bir an önce bu yönetimden ‘kurtulacağımız’ günü bekler hale geldi. Şaraplardan birinin tadına baktığında ötekinin daha iyi olduğunu, çünkü tattığı şaraptan daha kötüsünün olamayacağını söyleyen kişiye benziyoruz. Giderek bu yönetimden daha kötüsünün olamayacağı konusunda o kadar eminiz ki, bir sonrakinin nitelikleri hakkında düşünmeyi bile lüks görebiliyoruz.

Psikolojik açıdan anlaşılır bir durum… Ancak yakın tarihimizi bir bütün olarak düşündüğümüzde şu gözlemi yapmaktan kaçınamayız: Türkiye demokrasi açısından yerinde sayan, patinaj yapan bir ülke. Olumlu gözüken her değişim hamlesi çok kısa bir süre içinde tavsıyor ve sistem ‘aslına’ dönüyor. Devlet bir mıknatıs alanı gibi, kendisinden her uzaklaşmaya çalışanı yine kendisine çekiyor. Sisteme mesafe almaya çalışanlar kolayca ve sanki kaçınılmaz olarak ‘sistemleşiyorlar’…

Dolayısıyla önümüzde ‘siyasetin ana meselesi’ olarak tanımlayabileceğimiz iki şık var: Biri bu iktidardan kurtulmak… Diğeri devleti ve devlet-toplum ilişkisini (vatandaşlığı) dönüştürmek. Gördüğüm kadarıyla çok sayıda kişi bunların ‘sıralı’ olarak gerçekleşebileceğini, önce iktidarın el değiştirmesi gerektiğini, ardından demokratik dönüşümün olabileceğini düşünüyor.

Ama bence bu bir boş hayal… Çünkü bu iktidarı devirdikten sonra ne yapılabileceği, iktidarın nasıl ve niçin devrileceğinden bağımsız değil. Esas olarak iktidarı devirmeye odaklanmış bir muhalefetin devletin demokratikleştirilmesi yönünde anlaşması zor. Bunun nedeni sadece aralarındaki yaklaşım farklılığı değil. Bizzat devlet o etapta işin (siyasetin) içinde olacak olduğu için. Sadece iktidar devirmeye odaklı bir muhalefet devlet açısından ideal bir ‘av’… Hele muhalefetin büyük aktörlerinin ‘devlet bilinci’ devletin istediği gibi ise…

O nedenle daha önce Demokrat Parti, Anavatan Partisi ve AK Parti ile yakalanıp harcanmış fırsatların bir yenisi ile karşı karşıya olma ihtimalini gözden ırak tutmamak lazım. Seçim yapılabilir, bu iktidar gidebilir, muhalefet koalisyonu yönetime gelebilir ve birkaç yıl sonra geriye baktığımızda pek bir şeyin değişmediğini, hâlâ aynı devlet zihniyeti ile yaşadığımızı, patinaja devam ettiğimizi görebiliriz.

Oysa şu an sahip olunan fırsatın işe yaraması açısından önemli bir avantaj var. Demokrat Parti sistemde birkaç ‘pencere’ açarak devletin merkez dışındakiler için de ‘makul’ hale getirilmesi girişimiydi. Anavatan deneyimi sistem içinden gelen bir aktörün devleti ‘makul’ rasyonelleşmeye ve dünyaya açılmaya davet etmesiydi. AK Parti ise sistemin çeperinden gelenlerin ‘makul’ vatandaşlığı devlete kabul ettirme isteğini ifade etti.   

Hepsi uzlaşmacıydı… Uzlaşmacılık kötü bir vasıf değil. Ne var ki Türkiye’de devletle ilişkilerde uzlaşmacılık bir süre sonra devletin koşullarının yeniden üretimine ve sistemin eskisi gibi, değişmeden, sadece doğal yozlaşma eğilimini sürdürerek pekişmesine yol açıyor.

Bugünün avantajı Kemalizm ve İslamcılık gibi iki ana ideolojik akımın ülkeyi yönetme açısından iflas ettiğinin görülmesidir. Öte yandan uzlaşmacılığın alternatifi devlet karşıtlığı ya da düşmanlığı değil… ‘Olması gereken devletin’ nitelikleri üzerinde ilkesel bir anlaşmaya varabilmek. Diğer deyişle yine uzlaşma lazım… Ama devletle ve onun zihniyetiyle değil. Siyasetin üretmeyi hedeflediği yeni bir devlet ve yönetim zihniyeti üzerinde.

Toplumun merak ettiği konu muhalefetin bu türden ‘sistemi demokratlaştıracak’ bir uzlaşmaya ne kadar yatkın olduğu ve eğer yatkınsa bu dönüşüm yönünde ne denli iradeli ve cesur çıkacağı. Eğer nihayette hiçbir şey değişmeyecekse şu anki iktidarın gitmesinin de kalıcı bir yararı olmayacak demektir. Belki de anketlerdeki ‘kararsızların’ hikmeti budur… Belki insanlar içtikleri şarabın çok kötü, diğer şarabın daha iyi olduğunu görüyor ama söz konusu alternatif şarabın sadece bir şişeden ibaret olduğunu ve sonra yine ilk şarabın benzerlerine dönüleceğini hissediyorlar.

Önümüzdeki süreçte bu hissiyat kendisine bir cevap arayacak ve bunun için de doğal olarak muhalefetin iki büyük partisine, CHP ve İyi Parti’ye bakılacak. Orada şu an görülenler çok teşvik edici değil… Çünkü her iki partinin de olumluluk atfedilen tek unsuru liderleri. Bu liderlerin olmadığı bir durumda her iki partinin de ne ‘şekil’ alacağını öngörmek zor.

Muhalefetin iki büyük partisinin bu özelliği parti organizmalarının ideolojik açıdan dağınık ve parçalı olduğunu, dolayısıyla devletin nüfuz ve müdahalesine açık bulunduğunu söylüyor. Acaba şu anki liderler bu türden müdahalelere dirençli olacaklar mı? Yoksa kendileri de devlete yanaşmaya teşne bir bakışa mı sahipler?

Sınamak zor ve fazla zorlayıcı olmak da hakkaniyetli değil… Ama bu sorulara cevap bulmak üzere etrafı izlemekten de geri kalamayız. Nitekim geçen hafta ‘küçücük’ bir belirti ile karşılaşmış olabiliriz.

Son yazım (‘İktidarın ve muhalefetin seçenekleri neler?’, 8 Ekim) Serbestiyet tarafından şu alıntı ile tvitlendi: “İktidar kendi yanlışları nedeniyle oy kaybediyor. Muhalefetin buna katkısı çok az… Çünkü muhalefetin Türkiye’nin geleceğine dair sözü yok. Oysa devleti demokratik yönde dönüştürme söylemi muhalefetin ihtiyacı olan ortak ‘hikâyeyi’ oluşturabilir.”

Bu tvite Meral Akşener’in gayrı resmi danışmanlarından olduğu söylenen, liberal eğilimli Burak Bilgehan Özpek’ten hızla bir ‘karşı tvit’ geldi: “Hayır olamaz. Çünkü ortada bir devlet yok şu anda. Öncelik, muhalefet içinde ayrışma yaratacak farklı demokrasi tahayyüllerini tartışmak değil, bütün muhalifleri birleştirecek kurumsal devlet ve tartışma yöntemi üzerine bir mutabakat sağlamak olmalı…”

Bu acul tepkinin nedeni ne olabilir? Belki Özpek kendisini muhalefeti bir araya getiren ‘perde arkası akıl’ olarak görüyor ve farklı fikirleri bir an önce bertaraf etme dürtüsüyle davranıyordur. Her halükârda başarılı olması en azından söylediklerinin mantıklı ve gerçekçi olmasını gerektiriyor.

Özpek’in tvitinden öğrendiğimize göre, devletin küçültülmesi için uğraşıp duran liberaller meğer bu mücadeleyi ‘fazlasıyla’ kazanmışlar… Devlet ortadan kalkmış… Şu an muhatap olduğumuz rejim için ‘ortada devlet yok’ diyebilen bir yaklaşımın hasbelkader iktidara gelmesi durumunda devlet tarafından nasıl ‘parmağında oynatılacağını’ hayal edebiliriz.

Bu liberal tasavvur açısından Gülen cemaati ile MHP arasındaki bürokrasi paylaşım kavgası, 2016 darbe girişiminin serencamı, Cumhurbaşkanlığı sisteminin gelmesi, şimdi yeni anayasa arayışları ve de Kürt meselesinin ‘çoktan çözülmüş’ olması gibi unsurlar muhtemelen ‘toplumsal aktörlerin iç mücadelesi’ ve giderek tek başına Erdoğan ‘faktörü’ üzerinden açıklanıyordur.  

Akşener bu danışmanını ne kadar dinliyor bilemiyorum, ama eğer İyi Parti bu varsayımla iktidarı hedefliyorsa, benim ‘vatandaş’ tahminim, iktidara geldiğinde bu partinin devletle ve onun zihniyetiyle işbirliği yapmaya çok yatkın olacağıdır.

Özpek’in tek bir cümlesinden hareketle bu noktaya gelmek haksızlık olabilir. O zaman ikinci cümleye bakalım: “Öncelik muhalefet içinde ayrışma yaratacak farklı demokrasi tahayyüllerini tartışmak değil…” Niçin? Acaba bu tür bir tartışma niçin ‘ayrışma’ yaratacak? HDP’den söz etmiyoruz. Onlar zaten dışarıda. CHP-İyi Parti ve belki de Gelecek, DEVA, Saadet partilerinden söz ediyoruz. Bu partilerin demokrasi tahayyüllerinin farklı olduğuna dair ortada emare var mı? Görünüşte yok…

Ancak İyi Parti Başkanının gayrı resmi danışmanı Özpek ‘var’ diyor. Herhalde danışmanlık yaptığı partiyi tanıdığı için. Peki, demokrasi tahayyülünde farklılık varsa, sizce İyi Parti’nin tahayyülü diğerlerinden daha ‘ilerde’ midir, ‘geride’ mi? İyi Parti’nin demokrasi tahayyülü çok geniş olmasına rağmen müstakbel koalisyon ortaklarının bu tahayyülü taşıyamayacağı düşünülüyor olabilir mi? Bence tam aksi… Danışmanın uyarısından çıkarsama yaparsak, İyi Parti’nin demokrasi tahayyülü diğer muhalefet partilerinden geride.

Diğer deyişle devlete ve devletçiliğe daha yakın. Dolayısıyla da devletle işbirliğine epey açık. Acaba bu nedenle mi Özpek ‘ortada devlet yok’ diyor. İlerde İyi Partinin devletle anlaşma ihtimali aklımıza gelmesin diye…

Liberal danışmanın bu verimli tvitine devam edelim. Devletin olmadığı, muhalefetin de demokrasi tahayyülünde anlaşamadığı bir dünyada bakalım ne tavsiye ediyor: “Öncelik… bütün muhalifleri birleştirecek kurumsal devlet ve tartışma yöntemi üzerine bir mutabakat sağlamak olmalı…” Demokrasi tahayyülünde anlaşamayan muhalefetin ‘kurumsal devlet’ tahayyülünde anlaşması bekleniyor.

Herhalde kastedilen parlamenter sistemin kurumları. Ama demokrasi tahayyülü olmadan! Parlamenter sistemi salt ‘kurum’ olarak kabullenerek. Diğer deyişle ‘yargının konumunu, vatandaşlığın çerçevesini vesaire bir kenara bırakın, hedefi daraltın, kurumları oluşturmakla yetinin, gerisine sonra bakarsınız’ denmiş oluyor.

Peki ya işleyiş? Kurumlar işleyişleri ile vatandaşı, toplumu ilgilendirir. Nitekim kurumların (yapısı değil) işleyişi kaçınılmaz olarak demokrasiyi tanımlayan ve niteliklerini belirleyen unsurdur.

Kurumların işleyişi ile ilgili tahayyülde anlaşamıyorsanız, kurumların nasıl oluşacağında anlaşıyor olmak kendini kandırmak anlamına gelebilir. Çünkü işleyiş zihniyetle bağlantılıdır ve nihayette kurumu nasıl oluşturursanız oluşturun işleyişin zihniyetine mahkûm olursunuz.

Sistemin işleyişi ise bu ülkede kaçınılmaz olarak devletle ilişkide somutlaşır. O nedenle devletin zihniyetine ilişkin tahayyülde anlaşamayan bir siyasetin, devletin yapısında yapacağı her değişiklik bir oyalamacadan ibaret kalır, ülkenin on yıllardır süren patinajını bir nebze daha ‘kurumsallaştırmaktan’ başka işe yaramaz.

Muhtemelen tam da bu nedenle Özpek ‘ortada devlet yok’ demekte. Çünkü ancak gerçekten de devlet yoksa, sistemin işleyişinin ima ettiği meseleleri bir yana koyabilir ve kurumlar üzerinde anlaşmayı yeterli sanabilirsiniz. Ama ne yazık ki devlet var ve bir aktör olarak siyasetin içinde.

Diğer taraftan bu öneri hiç şaşırtıcı değil. Liberal ‘tahayyül’ esas olarak böyle bir şey… Kendince olması gerekeni gerçekliğin yerine koyup, oradan siyasete dokunmayan çözümler önerme pratiği… Ve de statükoyu pekiştirmeye yarayan söz konusu pratiğin ahlaki idealizasyonu.

Bu fikirlerin parti tarafından ne denli ciddiye alındığını bilemeyiz. Ama eğer İyi Parti söz konusu yaklaşımı paylaşıyorsa, önümüzdeki süreçte muhalefetin kalıcı bir işbirliği oluşturması güç gözüküyor. Tabii muhalefetin diğer büyük ortağı da aynı yöne meyletmezse. O durumda ‘kendi içinde anlaşmış’ muhalefet belki bu iktidarı devirir ama devlet de yeni ortağını kendine uygun hale getirip sistemin kalıcılığını sağlar…