• 7.11.2021 23:22

Her çocuk kendisini kuşatan bir dizi kurala ve otorite sahibi kişiye doğar. Becerisi hızla uyum sağlayıp içine doğduğu dünyayı kendi lehine kullanmaktır. Doğanın ondan beklediği maharet, çevresindeki tüm önemsemesi gereken ilişkilerin doğasını, giderek ilişkiler arasındaki dengeleri kavramaktır.

Ancak insan kültürel bir varlık… Dolayısıyla teknoloji seviyesi ne olursa olsun, bizi memnun, mutlu, başarılı ya da bunların tersi kılan etken kültürel çevremizi ne denli anladığımız ve etkilediğimiz. Bu çabalar çocuğun kendisini bir kişi olarak görmesine, diğer insanlardan ve özellikle yaşlılardan farklı olarak tanımlamasına neden olur. Söz konusu adaptasyon süreci aynı zamanda bir karşı çıkma ve değiştirme arzusuyla birlikte yürür…

Nesiller için de aynı şey söylenebilir. Her yeni nesil önce kendisini bir değişim akışının içinde hisseder ve değişimin taşıyıcısı olarak görür. Sanki tam da ‘değişim zamanına’ doğmuştur ve bir şeylerin değişimine doğrudan katkı yapacak gibidir.

Ancak zaman geçtikçe değişimin yetersiz ve yüzeysel kaldığı duygusu giderek artar. Büyük toplumsal travmalar yaşayan nesiller bile, önce ‘hiçbir şey eskisi gibi olmayacak’ düsturunun sıkı takipçisiyken, sonraları değişmeyenin ağırlığını hisseder.

Çünkü kültürel zamanı geniş kavradığınızda belirleyici olan sürekliliktir. Kültürel zaman (teknolojik zamanın aksine) miras alınan zihniyetin sınırları dahilinde ilerler ve sadece insani ilişkileri değil, insan/doğa ilişkisini de söz konusu sınırlar dahilinde anlamlandırır. Bu nedenle sahici bir değişim ancak zihniyeti etkilediği ölçüde kalıcı olabilir. Bunu yapamayan değişimler köpük misali öznel tarihimizi renklendirerek geçip giderler…

Bu tespit aile içi temel ilişkiler açısından olduğu kadar, genelde ‘siyaset’ diye tanımladığımız alan için de geçerli. Burada üç temel ilişki var. Devlet/toplum ilişkisi, devlet/siyaset ilişkisi ve siyaset/toplum ilişkisi.

Bu topraklarda zihniyet ve süreklilik açısından zeminde devlet/toplum ilişkisi yatıyor. Bizans ve Osmanlı’dan gelen bir ‘istikrarlılıkla’ hiyerarşik yapısını sürdürürken, devletin rehberlik ve tahakkümünden besleniyor. Devlet toplumun sahibi olduğunu varsayarken, toplum da ancak devletin kuşatıcı kanatları arasında var olabileceği kabulüne sahip. Toplumsal kimliğin tanımı ve içeriği devletten neşet ediyor. Bu nedenle devlet kimliğin esas sahibi, koruyucusu ve savunucusu. Toplum ise devlete kimliğinden, yani ona bahşedilmiş özgünlüğünden ötürü şükran borçlu…

Toplum içinde farklı kesimlerin, sosyoekonomik grupların ya da cemaatlerin varlığı bu durumu değiştirmiyor. Çünkü her biri devletle benzer bir ilişki peşinde koşuyor, gerçek devlette tahayyülündeki devleti arayıp buluyor. Devletin hışmına uğrayanlar bile bunu ‘insana ait ideolojik yanlışlara’ dayandırıp zihinlerindeki devlet tasavvurunu sakınmaya devam ediyor.  

Devlet ‘bir bilen’ olmakla kalmıyor, toplumun fazla bilmemesi için de önlem alıyor. Buna karşılık toplum da neyin nasıl bilinmesi gerektiğinin devlet tarafından söylenmesine alışmış. Devletsiz var olamayacağı korkusu onu devlete bağımlı kılmış… Hangi konuda nasıl düşüneceği ve davranacağını öğrenmek için devlete bakıyor. Devlet de bu işlevini ideolojik araçların kullanımıyla, eğitim ve medya üzerinden, yerine getiriyor.

Böylece cumhuriyet olsak da vatandaşlık kimliğe, kimlik resmî ideolojiye, resmi ideoloji ise devlete bağlı olduğu için demokrasi olamıyoruz. Hatta demokrasinin ne olduğunu bile kavramakta zorlanıyoruz ve bu kavram zaman zaman bir hayalet gibi bilincimizde canlansa bile, bilinçdışımızda hızla anlamsızlaşıveriyor. Öyle ki hepimizin içinde az veya çok, gizli bir demokrasi korkusu kök salmış durumda. Nitekim devlet/toplum ilişkisinin zihniyeti, yani ataerkil/otoriter zihniyet bileşimi bu sayede sürekliliğini koruyup pekiştiriyor.   

‘Vesayet’ denen rejim bu ilişkinin doğal sonucu. Vesayet, ordu darbe yaptığında ya da muhtıra verdiğinde ortaya çıkmıyor. Zaten var ve ‘orada’… Zihnimizi avucunda tutan bir var oluş hali. Bizler özgür olmadığımız, özgürlükten korkup kaçtığımız için sürdürülebilir bir meşruiyet formu olarak yaşıyor.   

Bu durum devletin insan gibi bir özne olmadığı önermesini anlamsız kılıyor. Çünkü mesele devletin ‘merkezinde’ bir karar merciinin bulunup bulunmaması değil. Belirli bir ideoloji dahilinde birbiri ile uyumlu davranan (ve maddi imkân üretebilen) bir karar ağının olması, bu karar ağının ideolojik ve hukuksal açıdan korunması ve nihayet toplumun söz konusu durumu ‘doğal ve normal’ olarak algılayıp hatta bu durumun değişmesinden ürkmesi…

Dolayısıyla gerçek bir değişim kaçınılmaz olarak zihniyetin değişimini ifade ediyor ve yine kaçınılmaz olarak bu zihniyetin esas yararlanıcısı olan ilişkinin ve söz konusu ilişki içindeki aktörün hareket alanını sorunsallaştırmayı gerektiriyor. Bu nedenle Türkiye’de ‘demokrasi mücadelesinin’ temeli devlet/toplum ilişkisinin yeniden kurgulanması olmalıdır. Bunu es geçen her çaba kendimizi kandırmak ve sürekliliğe teslim olmak anlamına gelir.

Tabii ki çevre koşulları her dönem bu türden bir mücadeleye izin vermeyebilir. Geçici olarak devlet/siyaset ve siyaset/toplum ilişkileri üzerinde yoğunlaşmak gerekebilir. Ne de olsa göreceli bağımsızlığa sahip alanlardır bunlar da… Ancak temel karakteristiklerini devlet/toplum ilişkisinden alırlar. İlişkiler hiyerarşisinde daha tepede olan devlet/toplum ilişkisi diğer iki ilişkinin de sınırlarını çizer, çünkü alt ilişkilerin üsttekine uyum sağlama eğilimi daha güçlüdür. Çocuklar arası ilişkilerin ebeveynler arası ilişkiyi referans alarak biçimlenmesi gibi…  

Bu nedenle alt ilişkileri dönüştürme peşinde olduğumuz zamanlarda bir gözümüzün zihniyeti yaşatan esas ilişkide olması gerekir. Öte yandan devlet/siyaset ve siyaset/toplum ilişkilerinin dönüşmesi ve farklı zihniyetleri içerecek şekilde çeşitlenmesi devlet/toplum ilişkisini de değişime zorlayabilir.

Örneğin toplumsal kesimler arasında mesafelerin daralması, cemaatsal yapının geçirgenlik kazanması, her cemaat içinde bireysel farklılaşmanın önünün açılması; buradan doğacak karşılaşmalar, melezleşmeler ve yeni ilişki formları siyaseti ve devleti etkileyecek bir sosyal zeminin oluşmasını sağlayabilir. Buna paralel olarak siyasetin devlet karşısında gücünü artıracak, onu devletten bağımsızlaştıracak adımlar atılır, böylece devlet/siyaset ilişkisinde de otoriter/ataerkil zihniyet bileşiminin kalıpları bir miktar kırılabilirse gerçek anlamda bir değişim imkânı doğabilir.

Türkiye’de bu imkân 2002 AK Parti iktidarı ile doğdu. Modernliğin tartışıldığı, Batı dışı toplumların hareket alanının genişlediği, aynı anda küreselleşme sayesinde evrensel addedilen normların standart haline geldiği bir dönemdi. Kemalizmin bu ülkeyi yönetemeyeceği 90’larda belli olmuştu… Çeperden gelen ve o zamana dek ideolojik olarak dışlanmış bir siyasetin önünde iki yol vardı: Kendi cemaatine yaslanan bir rövanşizm ya da çoğulculuğa doğru bir hamle…  

Devletin kurumlar ve laik sosyoloji üzerinden kışkırtmalarına rağmen siyasi iktidar demokrasi yolunu zorladı. Tarihsel sürekliliği veri alırsak hak edilmemiş bir lütuftu… Kıymeti bilinmedi ve fırsat kaçtı. Devlet aktörleri, kurumları ve devletin zihniyetini bilerek ya da bilmeyerek paylaşanlar zaten fırsatın kaçmasını bir ‘fırsat’ olarak görmekteydi. Demokrasi peşinde olanların ise mücadele gücü yoktu, yenildiler ve sahayı büyük ölçüde terk ettiler.

Böylece sürekliliğin rahatlatıcı atmosferine döndük. Ve kendi payımızın ağırlığını unutarak yeniden ‘sistemden’ şikâyetçi olduk… Aymazlık o denli yaygın ve normalleşmiş durumda ki birçok kişi bugünkü ‘kötü’ halimizin nedeninin bizatihi AK Parti olduğunu söyleyebiliyor. Böylece kendisinden en ‘uzak’ olarak tanımladığı ideolojik kimliği sorumlu hale getiriyor… ama aslında kendisinden en uzak olan zihniyeti sorumlu tutmuş oluyor. Yani demokratlığı…

Nitekim bugün demokrasi sözcüğünü bayrak yapıp ortalıkta gezinenlerin demokratlıkla sorunu var. Çünkü demokrat zihniyet gerçekliğin bilinemezliği kabulü üzerinde anlam kazanır. Gerçeklik bilinemez olduğu için kendi fikriniz size ne kadar doğru ve apaçık gelse bile, ‘nihai’ anlamda ne kadar doğru olduğunu bilemezsiniz. Bu nedenle başkalarıyla birlikte kendi öznel doğrularınızı üretmeniz ve bunların da ille doğru olmayabileceğini kabul etmeniz gerekir. Dolayısıyla fikir havuzunu geniş ve esnek tutmak, herkese ulaşmaya çalışmak, bilgiyi şeffaf kılmak durumundasınız.     

Bu yaklaşım söylendiğinde veya okunduğunda kulağa hoş gelebilir. Ama kaçınılmaz bir çıkarsama içerir: Toplum için neyin iyi ve doğru olduğunu bilmediğimiz gibi, nihai bir ‘iyi ve doğru’ olmadığını da baştan kabullenmek durumundayız. Toplumlar özgür oldukları ölçüde kendi geçici ve öznel doğruları peşinde giderler ve gerçekte bunu sınırlandıracak hiçbir itikat, ideoloji veya anlayış olamaz. Diğer deyişle nereye yöneleceği belli olmayan bir toplumun üyesiyiz ve buna razıyız…

Dinler, Kemalizm, sosyalizm ya da liberalizm ise (aralarında farklar olsa bile) böyle bir gerçeklik anlayışı ile bağdaşamaz. Hepsi kendi çapında ve kendi dilinde ‘iyi ve doğruyu’ bildiğini, buna ulaşma yönteminin belli olduğunu varsayar. Hepsi yine kendi usulünce özcüdür… Normatif olanı gerçekliğin önüne koyar, ilişkileri anlamaz, öznelere bakar…

İdeolojiler bizim ülkemizde değişimi sağlamaz, aksine sürekliliğe destek verirler. Çünkü söz konusu ideolojiler zihniyetle henüz hesaplaşmış değiller… Başka zihniyetlere yaslanan ideolojiler ile rekabet ettikleri ölçüde kendilerine paye vermekle meşguller. Ama bizzat kendi zihniyetlerini irdelemekte fazlasıyla isteksizler.

Değişimci, hele demokratlaşma yönünde değişimci bir siyasetin zihniyeti hedef alması; var olan zihniyetin çeşitli ilişkiler içinde nasıl somutlaştığını irdelemesi; bu ilişkilerin özgürlük, eşitlik, adalet, sorumluluk gibi belirli ilkesel idealler yönünde değişimi için doğru yöntem ve koşulları teşvik edecek adımlar atması gerekiyor.

Esas siyaset bu… Nitekim en az yapılan siyaset de bu. Çünkü değişmesini istemediklerimiz istediklerimizden daha fazla. Ve bilinemez bir dünyada değişimin ima ettiklerinden korkumuz, yüzeysel hayallerimizden daha gerçek.