Etyen MAHÇUPYAN
Etyen MAHÇUPYAN

Gazete: Karar Gazetesi

Ağız ve kulak

  • 10.10.2012 00:00

 İnternet ortamında yayınlanan İslamofobik manipülasyon klibinin ardından önemli bir tartışma ortaya çıktı. Soru, farklı kültürlerden oluşan ancak birlikte yaşama iradesi gösteren bir toplumda ifade özgürlüğünün nasıl tanımlanacağı veya sınırının nasıl çizileceğidir.

Bu soruya daha baştan, “Farklı bir kültürle niçin yaşamak isteyelim ki?” diye cevap verilebilir ve problemin ortadan kalktığı varsayılabilir. Ne var ki küreselleşme buna pek imkân tanımıyor. Modern alışkanlıklarla baktığınızda bile, dünyanın farklı bölgelerinde barış ve istikrar oluşturmanın kendiniz için ne denli hayati olduğunu görebiliyorsunuz. Ancak günümüzün küreselleşmesi, emperyalizm kuramlarını besleyen klasik modern küreselleşme hareketinin tam tersi yönde işliyor: Artık premodern olduğu düşünülen unsurlar modernliğin hükümran olduğu alana girerek yerleşiyor. Batı'da yaşanmakta olan göçmen sorunu bunun en dramatik örneği. Dolayısıyla korunmuş sandığınız kendi alanınızda bile size benzemeyenle birlikte yaşamak zorunda kalıyorsunuz.

O nedenle yukardaki soru bütün vahametiyle karşımızda duruyor. Mesele önce “farklı kültürlerden oluşan ancak birlikte yaşama iradesi göstermeyen” toplum gerçeğiyle yüzleşilmesini gerektiriyor. Bunun çatışma ve savaş ima ettiği açık. Demokrasiden de vazgeçilmesi anlamına gelen bu durum, modernliğin bazı ‘kazanımlarının' bir anda berhava olabileceğini akla getiriyor. Ayrıca buradan kalıcı bir çözüm çıkma ihtimali de pek yok, çünkü küreselleşme eğiliminin dışında kalındığında, birlikte yaşama sorununu çözmüş toplumlar karşısında geri kalınacağını öngörmek zor değil.

Dünyadaki bütün ülkeler farklı kültürlere tahammül göstermediği zaman tek bir ülke için sorun kalmıyor ama bu kez de karşımıza küresel ölçekte bir savaş atmosferi çıkıyor. İronik olan, böylesine monolitik ve ayrımlaşmış kimliklere dayanan bir dünyada, diğer kültürlere yönelik ifade özgürlüğünün maksimum seviyeye çıkacağıdır. Çünkü herkes diğer toplumların üyeleri hakkında aklına ne gelirse söyleyebilir ve bu yapılan ‘ifade özgürlüğü' adı altında yüceltilebilir. Ama sonuç sadece derinleşen bir düşmanlık olacaktır.

Geldiğimiz nokta, ifade özgürlüğünün azamileştirilmesinin ancak homojen kültürlerde mümkün olduğunu söylüyor. Diğer bir deyişle ifade özgürlüğü her zaman sınırlanarak tanımlanmaya mahkum bir ilke. Nitekim kültürel yeknesaklığın varlığında bile bazı sosyal kategorilerin korunma gereği ‘nefret suçu' kavramına yol açmış durumda. Demek ki ifade özgürlüğü hiçbir zaman mutlak veya nesnel değil. Şimdi karşımızdaki soru, bu sınırın kim tarafından ve nasıl çizileceğidir. Kültürel veya kimliksel açıdan heterojen bir toplumda, ifade özgürlüğünün sınırı toplumun sadece belirli bir kesimi tarafından belirlenebilir mi? Böyle bir tasarrufun meşruiyeti nereden gelebilir? Tabii ki, eğer böyle bir durum varsa kültürlerden birinin diğerleri üzerine tahakküm kurmuş olduğunu söylemek zorunda kalırız ve bunun meşruiyeti de ancak milliyetçilikte bulunabilir. Yani yine modernliğin kâbus versiyonuna dönmüş oluruz.

İfade özgürlüğünün bir biçimde sınırlanması gereği ve bu sınırın çizilmesinin öznel bir iradeye muhtaç olması, her şeyden önce ifade özgürlüğünün sanıldığı gibi ‘evrensel' bir doğru tutuma karşılık gelmediğini ortaya koyar. Bundan sonrası ise zihniyete bağlıdır... Eğer gerçekten de birlikte yaşama iradesi varsa, insanlar ifade özgürlüğünün de bu birlikteliği besleyecek, geliştirecek ve derinleştirecek şekilde işlevselleşmesini isteyeceklerdir. Amaç, sonucu ne olursa olsun ve nasıl algılanırsa algılansın olabildiğince ifade özgürlüğünü yaşamak olamaz. Bunu ancak liberalliği bencilliğin sınırına doğru sürenler savunacaktır. Çünkü ifade özgürlüğü karşınızda bir ‘kulak', yani sizi duyan ve dinleyen biri varsa anlamlıdır. Sorunlar ‘rahatsız edici' fikirlerin söze döküldüğü noktada başlar ve bu da ifade özgürlüğünün giderek birilerini rencide edeceğinin baştan kabulünü gerektirir. Eğer bu rencide ediciliği bilmenize rağmen kasıtlı olarak sözü kullanıyorsanız, ifade özgürlüğünü araçsallaştırıyor ve birlikte yaşama iradesine katılmıyorsunuz demektir.

Öte yandan bu görüşte insanlar da daima olacaktır ve onların da bir özgürlük alanına ihtiyaçları var. Ama nefret suçu kavramının da gösterdiği üzere, daima belirli sınırlar konuyor ve bazı insanların özgürlük alanı kısıtlanıyor. Eğer mutlak düşmanlığa gidebilecek bir çizgiyi benimsemiyorsak, işlevsel anlamı olan her ifade özgürlüğü tanımı, aynı zamanda ‘söylenmemesi gerekeni' de tanımlamak zorundadır. Mesele bu tanımın ne amaçla, neyi korumak ve sakınmak üzere ve nasıl bir mekanizmayla yapıldığı. Eğer farklı kültürlerden oluşan ama birlikte yaşama iradesi gösteren bir toplumdan söz ediyorsak, ifade özgürlüğünün demokrat zihniyet içinde üretilmesi gereğini idrak edebiliriz. Buradan çıkacak tanımın, sözün başkalarınca nasıl ‘duyulduğu' ama aynı zamanda her kulağın sözü duyma meramının olması konusunda titiz olması şaşırtıcı olmaz.

Modernlik ve liberallik, sözü söyleyen ağız üzerinde fazlaca durdu. Biraz da sözü duyan kulağı dikkate almak lazım. Çünkü kulak olmadan konuşma olmuyor. 

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.