• 21.11.2012 00:00

 Oslo görüşmeleri Kürt meselesinde bir ortak yol haritası üretmesi açısından çok önemli bir fırsattı. Yapılan dört görüşmenin gizli olarak yürütülmesi de her iki taraf için bir güven zemini oluşturmuştu. Ancak beşinci görüşmenin sızdırılması, süreci bitirdi.

PKK tarafı sürecin daha önce bittiğini, çünkü hükümetin ortaya çıkan protokolü imzalamadığını öne sürdü. Hükümet ise PKK'nın yazılı metne yeni maddeler koyarak emrivaki yaptığını iddia etti. Öte yandan bu tür bir anlaşmanın zaten imzalı olamayacağı, devletin silahlı bir örgütle eşit statüyü kabul edecek bir belgeyi sahiplenemeyeceği vurgulandı. Sızdıranın kim olduğu da muğlak kaldı ve devlet veya PKK içinde sorunun görüşme yoluyla çözümünü istemeyen gruplara işaret edildi.

Ama bütün bunlar bir yana Oslo görüşmeleri devletle PKK'nın masaya oturabildiğini, yani devletin PKK'yı muhatap aldığını gösterdi. Devletle isyancı herhangi bir örgüt arasındaki meşruiyet asimetrisini dikkate aldığımızda, bunun Kürt siyaseti için büyük bir başarı olduğu açıktır. PKK dikkate alınan, konuşulan ve sözü dinlenen bir siyasi özne olduğunu kanıtlamış oldu ve bütün dünyanın nezdinde ‘terörist' yaftasından sıyrılma şansı yakaladı. Oslo görüşmeleri yarıda kalmış olsa bile, PKK'nın önüne sivil siyaset alanında aktörleşme, meseleyi uluslararası platforma taşıma ve Türkiye devleti üzerinde psikolojik baskı kurma şansı çıkmıştı.

Ancak PKK bu yolu tercih etmedi... Aksine eski yöntemine geri döndü ve yeniden kendisini gayri meşru kılabilecek bir direniş biçimine hapsoldu. Bunun bir nedeninin örgüt içi bölünmeler olabileceğini varsayabiliriz. Bir başka nedeni ise uluslararası planda diplomatik bir sivil siyaseti yürütecek kadroların olmamasında arayabiliriz. Ama görünen o ki PKK'nın strateji değiştirmesinin asıl nedeni Ortadoğu coğrafyasının ve Batı dünyasındaki siyasetin yarattığı imkanlardı. Yaşanan gelişmeler PKK liderliğine önlerinde tarihsel bir fırsatın durduğunu söylemekteydi: Kuzey Irak'ta oluşan Kürdistan özerk bölgesinin ardından aynı sonucun Suriye'de de elde edilmesi mümkündü ve üstelik Kuzey Suriye'nin PKK ile yakın teması olan Kürt grupların egemenliğine girme ihtimali çok fazlaydı. İran ile bir orta noktada buluşulmuştu ve Suriye'ye destek veren bu ülkenin PKK'yı kollaması kendi lehineydi. Ayrıca Esad'ın Kürtlere olan ihtiyacı da yadsınamaz bir gerçeklikti. Nihayet İsrail'in Esad'ı ehveni şer olarak gördüğü ve eğer Esad olmayacaksa parçalanmış bir Suriye'yi tercih edeceği bilinmekteydi. Batı dünyasında ise elini taşın altına sokmak istemeyen bir Avrupa, seçimlere giden bir ABD ve Rusya ile Çin'in vetosu altında paralize olan bir Birleşmiş Milletler vardı...

Kısacası 2012 yılı Türkiye devletini ‘de facto' bir yeni düzene razı etmenin zamanı gibi gözüküyordu. Yapılacak şey şiddeti artırmak, ülkeyi bir iç savaş ortamına taşımak, devletin insanlık dışı tepki vermesini sağlamak ve mücadeleyi bir halk ayaklanması noktasına taşımaktı. Aynı süreçte Suriye'de Kürt bölgesinin oluşmaya başlaması ve Esad'ın yıkılamayacağının anlaşılması Türkiye'yi paniğe sevk edecek ve pazarlık masasına çok farklı şekilde oturulacaktı. PKK liderliği şu gerçeği hep bildi: PKK için asıl avantaj çatışma süreci içerisinde, savaş koşulları altında masaya oturmaktır. Çünkü ancak böyle bir durum PKK'nın Kürt siyaseti üzerindeki hakimiyetini garanti eder ve onu doğal yoldan sivil döneme taşır. Aksi halde Kürt siyaseti içinde çoğullaşmayı ve örgüt içinde parçalanmayı önlemek son derece zor olacaktır.

Plan buydu ve koşullar da olumlu olmayı sürdürdü, ancak PKK bu stratejisinde açık bir biçimde başarısız oldu. Kürt toplumunun ayaklanma noktasına gelmeyeceği belli olduğu anda da giderek kendi ‘acilci' ruh halini siyasete dönüştürdü ve açlık grevleri başladı. Bugün bütün çaba grevin genişlemesine hasrediliyor, çünkü bu gerçeğin kabul edilmesi kolay olmasa da, Kürtler de aslında bu greve çok duyarlı olmadılar. O nedenle Kürtleri kaçınılmaz olarak tahrik edeceği hesabıyla direniş kitleselleştiriliyor.

PKK 2012 yılını elinden kaçırmak istemiyor ama sonuçlar muhtemelen pek de akıllıca olmayan bir tercih yapılmış olduğunu kanıtlayacak. Bugün Kürt hak ve özgürlüklerinin hiçbiri için şiddete ihtiyaç yok. İfade özgürlüğünün sınırları yeterince genişlemiş durumda ve sivil siyasetin önünde engel bulunmuyor. Bu durumda toplumun ‘acilciliğe' davet edilmesinin bir karşılığı yok. PKK ilginç bir biçimde, en güçlü olduğu noktada, kendi bindiği dalı kesme ve meşruiyet zaafı olan bir konuma sarılma basiretsizliği gösteriyor. [email protected]

Kaynak:http://www.zaman.com.tr/pkk-firsat-ve-basiretsizlik/2018541.html