• 22.11.2012 00:00

 Kürt siyasetinin üzerine oturduğu kadim mağduriyet kolay yoldan siyaset yapmanın yönüne de işaret etmişti: Tüm sorunları insanî zemin üzerine çekmek, temel haklara işaret etmek, bu hakların ceberut devlet tarafından gasp edilmiş olduğunu vurgulamak ve buradan doğan mağduriyeti bir tür dokunulmazlık kılıfı haline getirmek.

Bu aynı zamanda meşru da bir yoldu, çünkü bütün söylenenler doğruydu ve devletin değişmemesi halinde Kürt meselesinin de çözülemeyeceği vicdanlarda haklı bir yankı bulmaktaydı. Dolayısıyla Kürt siyasetini kolaycılıkla suçlayamayız. Seçilen yolun kolay olması buna izin vermez...

Ne var ki bu tespitler Kürt siyasetinin izleyeceği yöntem hakkında hiçbir şey söylemiyor. Böyle bir stratejiyi örneğin sivil itaatsizlikler üzerinden, parlamento zorlamaları ve taktikleriyle, kamuoyu algısını hedef alan kampanyalarla veya uluslararası sistemi devreye sokan stratejik adımlarla besleyebilirsiniz. Bunların hepsini aynı anda da yapabilirsiniz, yeter ki yaklaşımınızda bir tutarlılık, sizi muhatap kılan bir güvenilirlik olsun. Çünkü mağdur bir kitlenin haklarını alabilmesinde en kritik unsur söz konusu muhataplık ve onun yarattığı meşruiyettir. Eğer bu unsur varsa, uygun siyaset yolları, uygun konjonktür ve karşı tarafın içinde işbirliği için uygun aktörler her zaman çıkacaktır.

Böyle bir yaklaşımın gücü karşı tarafı etik bir zemine davet etmesinden kaynaklanır. Kürt meselesinde de çözümün sindirilmiş ve kalıcı nitelikte olabilmesi için, devletin ve kendisine ‘Türk’ diyenlerin geçmişle ve halen süren zihniyetle yüzleşmesi gerekecektir. Bunu sağlamanın asgari koşulu ise karşı taraftan beklenen ahlaki tavrın bizzat Kürt siyaseti tarafından da sergilenmesidir. Açıktır ki karşıdan özeleştiri ve vicdani yaklaşım beklerken, kendiniz ne özeleştiri yapar ve de vicdani davranırsanız, sonuç karşılıklı tahkimattan öteye gitmez. Ama bunun bir sonucu daha olur: Muhatap olmanın gerektirdiği meşruiyetten yoksun kalırsınız.

Kürt siyaseti bugün kendisini böylesine bir açmaza sokmuş durumda. Çünkü yöntem olarak şiddeti zorlamaya, okulları yakmaya, silahsız kişileri vurmaya, çocukların ölümüne razı olmaya devam ediyor ve bu durum o siyasetin takipçileri tarafından görmezden gelinebiliyor. Oysa Kürtler mağdur olsa da, PKK mağdur değil... Kendi gücüyle sürekli övünen bir örgütün bu denli içe kapanması demokratlıktan nasibini almamışlıkla açıklanabilir ancak. Kısacası PKK ne vicdani bir çizgi izliyor, ne de bu çizgiyle yüzleşiyor. O zaman da, talepler ne denli haklı olursa olsun, ortaya meşruiyet zaafı içeren bir siyaset çıkıyor ve bu siyasetin taşıyıcısının ‘muhatap’ alınma ihtimali kalmıyor.

PKK ise muhatap alınmadıkça şiddeti daha da artırarak bunu ‘de facto’ olarak sağlamanın peşinde. Bu yolun netice verdiği, Oslo görüşmelerinin bu sayede gerçekleştiği söylenebilir. Ancak şiddetin zoruyla masaya oturmalar, o masayı gerçek bir konuşma zemini olmaktan çıkararak karşılıklı taktik manevraların sahası kılar. Böylece her an bir tarafın masayı terk etmesi de ‘aklın gereği’ haline gelir.

Oslo PKK için büyük bir başarıydı... Muhatap olma yeteneği geliştiremeyen ve bunu ancak şiddetle zorlamaya çalışan örgüt, ilk kez karşısına devletin bütünlüğü alarak konuşma şansı yakalamıştı. Eğer ne olursa olsun masadan kalkmayacaklarını, bu süreç devam ettiği sürece şiddeti durduracaklarını ve varılan ara noktaların karşılıklı mutabakatla kamuoyuyla paylaşılmasını istediklerini söyleselerdi, muhtemelen bugün çok farklı bir yerde olurduk. Yani eğer PKK Oslo’dan ‘siyaset’ üretebilseydi, hem Kürt meselesinin çözümünde yol alır hem de kendi muhataplığını geri dönüşü olmayan bir biçimde tescil etmiş olurdu.

Ama PKK bu siyasi aklı gösteremedi. Çünkü görünen o ki onların siyasi aklı çok daha dar bir çerçevede işliyor. Devletten alınacak her tavizin mutlaka şiddet sayesinde olması isteniyor. Bunun kurum içi regüle edici bir işlevi olduğu, hiyerarşiyi meşrulaştırdığı, kadro devşirmeye hizmet ettiği, otoriter zihniyeti kalıcı hale getirdiği açık. PKK Kürtlerin taleplerinin tek taşıyıcısı olmak gibi güvenceli bir konumu, bu talepleri kalıcı çözüme ulaştırmak için gereken esnekliğin belirsizliğine tercih ediyor.

Bu nedenle şiddeti bırakmıyor ve dolayısıyla da hiçbir zaman gerçek anlamda muhatap olamıyor. Bugün dünya kamuoyunda PKK tartışmasız olarak bir terör örgütü ve Ortadoğu’da ortalık durulduğunda etrafındaki hayat çemberi daralacak olan bir örgüt. Şiddeti siyaset sanmanın kısa vadeli getirileri olabilir ama uzun vadede bedeli de çok ağır olabilir.

http://www.zaman.com.tr/pkk-nicin-muhatap-degil/2019117.html