• 21.07.2013 00:00

 2007 yılının Şubat ayında, Alman Konsolosluğu-Diyarbakır Barosu  ev sahipliğinde Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi konferans salonunda yedi oturumdan oluşan iki günlük bir “Kürt Konferansı” düzenlendi.

Davetiye ile ancak girilebilen bu konferans salonu tıklım tıklım dolu olup: İspanya’dan, Fransa’dan, Amerika’dan, Orta Doğu’dan, Türkiye’nin Ankara’sından Emekli Büyükelçiler, Vekiller ve hatırı sayılır gazeteciler vardı.

Ben, Mazlum-Der adına konferansa katılmıştım. Yoğunluk öyle fazlaydı ki bir ara Prof. Dr. Baskın Oran yanı başımda yerde oturdu. Nezaketen kalkıp yer vermek istedim. ”Aman, aman rahatına bak, ben yerimden memnunum” dedi. Katılımcıların kalite düzeyini siz düşünün artık.

Her oturumun dolu dolu ve bir özgürlük havası içinde geçen bu konferansta Türkiye, İran, Irak ve Suriye Kürtlerinin durumu ele alındı.

DEĞERLENDİRME ŞU:

“Irak Kürtleri oldum olalı Irak yönetimini tanımadıkları ve canı pahasına bölgesini korumaya çalıştıkları, Iran ve Suriye Kürtlerinin de sıkıştıkça sınıra doğru kabuğuna çekildikleri, ancak Türkiye’de yaşayan Kürtler sıkıldıkça Anadolu’ya göçtükleri, hatta bölgesel düzeyde oran olarak ele alındığında Kürt nüfusunun en çok İstanbul'da olduğuna dikkat çekildi.

Doğrusu hemen hemen her milletin bir devleti vardır, yaklaşık 35-40 milyonluk bir nüfusa sahip Kürdistan coğrafyası baklava dilimi gibi dörde bölünmesiyle birlikte, zaman içinde kendilerine verilen sözlerin de yerine getirilmemesi, yetmiyormuş gibi bir de sıkıntı üstüne sıkıntı yaşamaları, onları bu günkü konumsuz duruma getirmiştir. Saddam sonrası Kuzey Irak’taki Özerk Kürt bölgesi devletleşmeye doğru gidiyor, bu sürece en çok Türkiye Cumhuriyetinin katkısı olmuş ve olmaya da devam etmelidir. Bu oluşuma kimsenin itiraz etmeye hakkı yoktur.

Türkiye Kürtlerine gelince İnsan Haklarına dayalı, Demokratik düzen içinde kendini birinci derecede vatandaş hissetmeleri için gerekli bir anayasal ve yasal düzenlemenin yapılması ve yerel yönetimlere yetki genişliğine gidilerek, ademi merkeziyetçi bir yönetim tarzıyla Anadolu’ya bir rahatlama getirilmesi gerekir, kanaati hasıl oldu."

*Prf.Dr.Doğu Ergil’in araştırmasına göre de bu düşünce Kürtlerin %85’i tarafından kabul gördüğü ortaya çıkmıştır.

KANAATİM ŞU Kİ;

Bu istikamette oluşturulan eylem planı ağır aksak da olsa yürüdüğü kanaatindeyim. Olması gereken de budur. Ama bu sürecin gizli saklı takoz koyanı olacaktır, oluyor da. Dünyanın gözü Orta Doğunun üzerinde, Türkiye’nin üzerindedir. Buna rağmen doğru yolda yürümek, yürüyebilmek bizim hakkımız ve vazifemizdir.

Kardeşçe yaşamanın yolu da buradan geçiyor. Birbirimize güveneceğiz, haklarımızı koruyacağız. Türk Kürd'ün hakkını, Kürt Türk'ün hakkını savunacak.

Malazgirt Meydan Muharebesinde Türklere en büyük destek Kürtlerden gelmedi mi?

 Düşman Ankara’ya kadar gelince Kürtler en ön siperde değiller miydi? Doğu'ya, Güneydoğu'ya düşman girebildi mi? Denemeye çalışan düşman gereken dersi almadı mı?

Kıbrıs Savaşında Kürtler gönüllü olarak savaşa katılmadı mı?

Niye tarihçilerimiz bunu anlatmıyor. Bun asil davranışlar  minnet edilircesine dile germek doğru değil, ama dar vakitte kucak kucağa şehit düşen, yan yana çarpışan Mehmet ile Méheme’den bu gün Mehmet’in milleti, dili, kültürü yaşıyor, “ki bin yaşasın” diyorum, ama Méheme’nin yok sayıldı yakın zamana kadar.Kürtlerin kahir ekseriyeti bu inkar ve asimilasyon sürecini sabırla, ibretle, hayretle izliyor.

Alem bilsin ki, düşman çatlasa da patlasa da yine birlikte yaşayacağız, yine barış ve dayanışma içinde yaşamımızı sürdüreceğiz. Ah şu Mehmet kardeş Méheme kardeşinin başına gelenleri bir bilseydi. Ama yavaş yavaş mesele anlaşılıyor galiba. Barış ve huzur dolu günler yakındır inşallah.

Tabi bu süreçte Türklerden ve Kürtlerden bazılarının ezberi bozulacak, kendi çevresinde kendine özgü bir dünyada yaşayan bir kesim insanımızın bu barış süreci gereği yeni yeni durumlara adapte olmaya hazırlıklı olmaları gerekir diye düşünüyorum.

Ülke siyaseti militarist vesayetten yavaş yavaş kurtulurken yeni yeni militarist vesayete fırsat vermemek lazım. Dünyanın silahlı güçlerinden insanlık illellah etmişken yeni yeni militarist güçleri oluşturmanın gereği yoktur. Dolayısıyla yeri gelmişken bu sürecin silahlı aktörlerinin de sivilleşmesi gerekir. Yerel yönetim yasasının getirdiği/getireceği avantajlarla objektif, eleştirel ve çoğulcu bir eğitim sistemiyle isteyene ana dille düzeyli bir eğitim, isteyene istediği dille bir eğitim verilerek nitelikli bir vatandaş profili yetiştirmek bu milleti rahatlatır kanaatindeyim.

Fakat birileri ben Türkiye Kürdistan’ında silahlı peşmerge olarak kalacağım dese, o zaman vay halimize. Üstelik buna itiraz sadece Devletten değil bir kesim Kürt’lerden de gelebileceğini unutmayalım. Kürtlerin sessiz çoğunluğu sürecin takipçisidir.   

Bu ülke Atatürk’ü hazmetmedi/edemiyor, yetmiyormuş gibi bir de bir Atakürd’ü Kürtlere diretmeye çalışan olursa Kürtler bir elli yıl daha kaybetmiş olurlar diye düşünüyorum. Demokrasilerde yönetimi tercih hakkı halktadır; aması, ancağı olmaz. Demokrasinin atası da anası da halktır.

Dileğimiz, siyasi bir genel af ile dağdaki gençlerimizin baba ocağına dönmeleri ve rehabilite edilerek hayata kazandırılmasıdır (Bil fiil katl u kitala karıştığı tespitli olanlar hariç tabi). Fikirlerini beğenelim beğenmeyelim. Bu barış sürecinde birilerinin hoşuna gitmese de toplumsal huzur adına yararlı bazı adımların atılması gerekli, yasaların çıkarılması şarttır.

KÜRTLER HAK VE ÖZGÜRLÜĞÜNE KAVUŞACAKLAR, ÖZERKLİK, FEDERASYON VB. TALEPLER TERANELERİ DE İÇİ BOŞ İSTEKLER OLARAK GÖRÜYORUM.

Halkımızın bu barış sürecine katkı vereceğine ve zaman içinde hazmedeceğine inanıyorum.

Barış ve huzur dolu günleri görmek/yaşamak dileğiyle.