• 28.10.2014 00:00

 Yalçın Akdoğan; “Çözüm süreci, dünyada yaşayan bütün Kürtlerin sorunlarının çözüleceği bir süreç değildir.” demiş.

Son zamanlarda, devletin ve dolayısıyla hükümetin kurduğu en anlaşılır cümle budur.

Başından beri söylüyorum, ölüler barışmadan, diriler olanları unutmaz, diye.

Acı da olsa gerçek olan şey, bu gibi işlerde ilk önce konuşulmalıdır.

Şimdi sıra Kürtlerde.

Onlar da en az Yalçın Akdoğan kadar açık ve net bir şekilde, devletten ‘en çok istedikleri hakları’ masaya koymalılar.

‘Çözüm süreci’ sekteye uğrarsa, yaşanacak felaketi konuşmanın manası yok.

Yaşanacak olanları, otuz senedir yaşıyoruz zaten.

En fazla George Orwell’in, yazdığı, Hayvan Çiftliği’nde yaşananları hatırlamak için Burton A. Abrams’ın, Hayvan Çiftliğine Dönüş adlı çalışmasındaki sebeplere bakarız.

Uyarıyorum, herkes için ‘şöyle ya da böyle’ bir sona yaklaşılıyor.

Keskinleşen ortamın sorumluluğunu hükümete yıkmak, HDP’nin,  ucuz oyunlarından başka bir şey değildir.

Herkes şahittir ki, Kürtler, bu sürece dahil olurken, devletin üniter yapısını tanıdıklarını ve bu başlık altında kültürel haklar konusunda ayrı ayrı tartışmalara geçilmesi gerektiğini ifade etmişlerdir.

Şimdi ise, çözüm sürecini başlatan tarafın Abdullah Öcalan olduğunu ve bu durumun, zaten Kürtler adına devlete bahşedilmiş(!) bir taviz olarak kabul edilmesi gerektiğini söylemeye çalışıyorlar.

Kimse kimsenin aklıyla, fikriyle alay etmesin.

“Madem süreci başlatan isim Öcalan’dır, o’ zaman Öcalan, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması karşılığında, kendisi için bazı imtiyazlar koparmayı denemiştir ve dolayısıyla Öcalan Kürt halkını satmıştır” mı diyeceğiz?

Ya da “Erdoğan, seçim dönemlerinde, Kürtleri ‘barış’ umuduyla kandırdı, oylarını aldı, kendisi de yeni yaptırdığı köşke çıktı ve süreci kapatın” mı dedi, diyeceğiz?

Hadi öyle diyelim de Kürt siyasetçiler bu oyuna nasıl geldi?

Ya Kandil’de bulunan on beş bini aşkın silahlı adam ve onları otuz yıldır eğiten komuta kademesine ne demeli?

Devletle otuz senedir savaşan bir yapı, devletin kendisini kandırıp kandırmadığını anlayamıyorsa, hangi akılla ‘çözüm sürecine’ oturdu?

Başa dönelim yine.

Yalçın Akdoğan’ın söylediği şey, hayati önem arz ediyor.

Aslında HDP, Kürtleri sokaklara çağırırken, devletin de uyanmasını sağladı.

Erdoğan; “Ben, çözüm süreci için hayatımı ortaya koydum.” derken, bu memleketin İstanbul’unu düşündü ve yaşadı önce.

On beş milyonluk kentte, iki milyonu aşan Kürt nüfusunu, o’ insanların ekmek parasını, kültürel ortaklıklarını, kaynaşmışlıklarını düşündü ve bu süreç mutlaka sonuçlanmalıdır, dedi.

Hakkari’de, bir Kürt olarak yaşamak kolaydır da, işler çığırından çıktığında İstanbul’da, İzmir’de, Ankara’da, Adana’da, Erzurum’da, ve hatta Mersin’de çok zordur, demeye getirdi.

Kimse kimseyi tehdit etmesin ve kimse de kimseyi korkak zannetmesin.

Kürt siyasetçiler de çıkıp, Yalçın Akdoğan kadar cesur olup; “Biz, Türkiye’nin Kürdüyüz, bugüne kadar bu devletin sebep olduğu acılar tattık, bundan sonra tatmak istemiyoruz ve ülkemizdeki sorunu çözmek istiyoruz.” demeliler.

İran’ın tatbikat malzemesi olan, Irak’ta, kimyasal felakete uğrayan, Suriye’de, insan yerine konmayan bütün Kürtlerin sorununu, Türkiye çözemez ve görevi de değildir zaten.

Belki de Erdoğan’ın, en başından beri vurguladığı ‘kardeşlik ve milli mutabakat’ tanımı, sınır dışındaki Kürtleri de kapsayabilirdi ama durumdan vazife çıkarıp, “alayına isyan” moduna girilince, devlet de, devletliğini gösterip, “şüpheli barış paketini” incelemeye aldı, haklı olarak.

Kimse yanlış anlamasın, devletin ağzıyla yazmak, ya da devletin aklıyla düşünmek zorunda değiliz.

Fakat kapitalistlerin yaptığı gibi, işler çıkmaza girince, sosyalizm kitapları satıp düze çıkmak isteyenlere karşı da kör ve sağır değiliz.

Enerji hatlarının kontrolünde, Kürtlere ihtiyaç yoksa Araplarla, onlara ihtiyaç yoksa, Yahudilerle, onlara ihtiyaç yoksa İranlılarla orgazm olan Batı, Türklerin de bazı koyunlar sakladığını ve dolayısıyla da bazı oyunlar bildiği hesaplamalıdır.

Bu tuzağın sahibi, işine geldiğinde, Berlin’de, Talat Paşa’yı, işine geldiğinde İstanbul’da Hırant Dink’i, işine geldiğinde, Hakkari’de,  iki Ramazan’ı, bir Yunus’u, ensesinden vurup, bütün hesabı göreceğini düşünüyorsa, çok yanılıyor.

Bugüne kadar ne yazdıysam, ne söylediysem arkasındayım.

Kürdün, Kürt olmadığı bir Türkiye’de, benim Türklüğüm de bana haram olsun…!