• 26.08.2018 00:00

 İnsanlık tarihi eksilerle artıların toplamı gidi bir şeydir. Nasıl ki insanların hayat grafiği kıyamet günü karşılarına çıkacak ve kişi ona göre hesap verecekse,  bir kavmin de öyle tarihi bir öz geçmişi vardır.

İşte Yahudi’nin dünü, bu günü, İsrail oğlullarının Kur’an’daki anlatımı, Âd ve Semud kavmi…vs. gibi.

Bin yılı aşkındır bir vesile ile bir arada yaşayan Kürtler ve Türklerin de bir ortak tarihi oluşmuş.

Beylikler döneminde özerk obalar şeklinde yaşayan Türker ve Kürtler arasında kayda değer bir sorun yaşamamış, hatta Kürtler savaşsız, ama karşılıklı bir antlaşma ile Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlı devletine bağlılığını kabul etmişlerdir.

1071 yılı itibariyle Malazgirt meydan muharebesinde Alpaslan’a Kürt beyleri destek vermiş ve Romen Diyojen’e karşı savaş kazanıldıktan sonra Mezopotamya’nın yerleşik halkı olan Kürtler yerinde kalırken Alparslan hareketli hayatına devam etmiştir. Ayrıca Romen Diyojen’nin bir Türk olduğunu da unutmamak lazım.

Yani “Türkün Türk’ten başka dostu yoktur” ifadesi bazı ırkçı kimselerin uydurduğu itici yersiz ve itici cümledir. Nitekim bu günlerde ülkemize yönelik yapılan ekonomik operasyon karşısında Katar’ın ülkemize verdiği destek de bu ifadeyi çürüttü. Kürtlerin Türklere olan katkısı paha biçilmezdir,  fakat bunu iddialarına aykırı bulan ırkçı Türkler Kürtleri de Türk kabul ederek tezlerinde diretiyorlar.

Tarih boyunca Kürtler edebildikleri kadar kendini koruyup kollamışlar, Türkler gibi at sırtında koşturmamışlar,  fetih orduları oluşturmamışlar, belki fetih odlularına kan vermişler, can vermişler. Tıpkı Sahattini Eyyubi komutanları yetiştirdiği gibi.

İdris-i Bitlisi ve Sultan Selim arasında yüz yıllarca huzura kaynaklık eden anlaşmanın iki özelliği dikkat çekiyor.

Birincisi İdris-i Bitlisi 15 maddelik bir talep paketini Yavuz Selim’e sunuyor talep paketine “ama” koymadan kabul ediliyor.

İkincisi ise Yavuz Selim kendinse “boş fermanlar” veriyor ve bölgedeki atamaları ve görevden almalarını onlara bırakıyor.

Ancak bir nuans var, o gün iki taraf da “ilahi öğretiyi” tanıyorlardı, bu gün Devlet seküler, Kürtlerin PKK cenahı olarak devlete karşı çıkan kesim seküler, yani ikisi de “ilahi öğretiyi” tanımıyor. Dolayısıyla kırk yılı aşkındır ülkemizde dış destekli, içten takviyeli bir bela devam ediyor. Mehmet Ağar’ın TBMM’ye verdiği idaredir, “2006 yılında Mardin’de PKK temsilcileriyle bir araya geldik nerdeyse sorunu çözecektik ama askerlere anlatamadık”, yani devlette de çok başlılık mevcuttu.

Peki halk öyle mi düşünüyor, “hayır!” halk kültürel Müslüman ya sabır çekerek bu iki kesim ne zaman ilahi öğretinin hizasına gelecek diye merakla bekliyor.

Devlet Ak Parti hükümeti ile nispeten kendine bir ayar verdi, fakat PKK bu konuda bir mesafe kat etmedi hala “Tilili” ile işi götürme çabası devam ediyor. Türkiye ordusu “Allahuekber” demeye başladığı andan beri her geçen gün başarıdan başarıya koşuyor, PKK komünist mantıkla direttikçe her geçen gün kan kaybediyor.

Peki Kürt sorunu ne durumda derseniz, defakto olarak Kürtler nispeten rahat görünseler de aslında yasal ve anayasal düzeyde sorun devam ediyor.

Anayasanın 42.maddesi Kürtçe anadil eğitimi ile eğitim öğretin önünü tıkadığı gibi 66.madde de vatandaşlık tarifini Türk kavramı ile özdeşleştirerek sorunlu hale getiriyor.

Kurtuluş savaşında üzerine düşeni yapan Kürtler, birinci Meclisin çıkardığı 1921 Anayasası ile varlığını hissettirirken, ikinci Meclisin çıkardığı 1923 Anayasa ile bir çok açıdan bu ülkede sorun oluşturmuş, kurtuluş savaşında verdiğimiz kayıplardan daha çok insanımız devlet eliyle “takriri sükun” yasıyla idam edilmiş, öldürülmüştür. Devlet hala bu hatasından dönmediği gibi, Anadolu insanından özür bile dilemedi, özellikle de Kürtlerden tabi.

26 Agustus Malazgirt meyan muharebesinin yıl dönümü, gelin Alparslan’ın ruhuna dönelim, Yavuz Sultan Selim kadar geniş görüş, vizyon sahibi ve cesaretli olalım.

Devlet adına birileri bu halktan özür dilesin. Bahusus yakın tarihte Kürtlere yapılan katmerli zulmü ve haksızlığı itiraf edelim, iç barışımızı sağlayalım ve medeni bir toplum gibi yolumuza devam edelim.

Ben geçen sene de Malazgirt’e gittim heyecanla Cumhurbaşkanımı dinledim, satır aralarında olsa bile bu konuda bir mesaj yakalayamadığım için “Kürtleri sen unutma Allah’ım” başlıklı bir yazı yazdım.

Elbette ki yüce Allah yarattığı hiçbir şeyi; canlı, cansız unutmaz zaten, aslında bu bir yakarıştı. Bu sene yine aynı umut ve heyecanla Malazgirt’e geleceğiz, bakalım bu defa nasıl bir yazı kaleme alıp, tarihe not düşmek nasip olur?

Selam ve selametle, bu ülke hepimizin ne kadar erken küçük sorunlarımızı çözersek, o kadar büyük işler yapmak için önümüz açılacak değil mi?

İnşallah o günleri de görmek nasip olur, olmasa da hep böyle dertli yazılar yazmaya devam edeceğiz. Düşünce insanına da bu yakışır sanırım ne dersiniz?