• 13.05.2021 23:50
  • (243)

Şimdi İsrail’de kafa patlatan soru; “Bu işler bu noktaya nasıl geldi?”
Filistinli direniş grupları bu soruyu sordurtan sonucu bile başlı başına başarı sayıyor. Gazze’nin ödediği çok ağır bedele rağmen. Yeni güç dengesinin oluşmakta olduğuna dair kesin çıkarımlar için belki zamana ihtiyaç var. Fakat 2008’de Hamas’ı bitirmek için düzenlenen Dökme Kurşun Operasyonu, Gazze’nin yanıt verme kapasitesini geriletmedi. Aksi sonucu 2014’de benim de Gazze’de bulunduğum sırada düzenlenen Koruyucu Hat Operasyonu’nda da gördük. Biraz soğukkanlı olarak sonuca bakanlar İsrail’in kara harekâtına ve yol açtığı ağır bilançoya rağmen 2014’de başarısız olduğunu teslim ediyor. Başarıyı tanımlayan şey hedef-sonuç ilişkisi.  

Bununla birlikte 2014’ten sonra çevresel ve uluslararası koşullar İsrail’e tarihinin ‘en ferah’ dönemini yaşattı. Suriye’nin içten yanmalı bir ateşle eritilmesi ve İsrail’in bonkör yardımlarıyla Golan periferisindeki cihatçı yapılanma, Hizbullah başta olmak üzere ‘direniş ekseni’nin kapasitesini IŞİD gibi cihatçı örgütlerle savaşa hasretmesi, devamında Lübnan’ın siyasi-mali istikrarsızlığa sürüklenmesi, Hamas’ın Türkiye ve Katar’ın ayartmasıyla Suriye’den uzaklaşması ve İran’la arasının soğuması Tel Aviv’e oyunun kurallarını biraz daha değiştirme cesareti verdi. Bu çevresel koşulların gölgesinde Trump yönetimi Kudüs’ün tamamını İsrail’in ezeli ve ebedi başkenti sayan adımı attı. Kendilerince Doğu Kudüs’ün Filistin’e başkent olacak şekilde iki devletli çözümü gömmek için altın vuruşu yapmış oldular. Kuşkusuz Filistin davası pek çok taraf için ölmüş gibiydi. El Fetih’in temsil ettiği ana damar Oslo Anlaşması ile önemli ölçüde kurutulmuştu. El Fetih’in gerilemesi İslamcı örgütlerin palazlanmalarının önünü açmıştı.
***
Beri tarafta İsrail vatandaşı Araplar tamamen ‘halledilmiş’ nüfus olarak görülüyordu. Filistinlilerin elinde kalan üç parça açısından tablo zaten vahimdi: Gazze, Batı Şeria ve Doğu Kudüs coğrafi olarak birbirinden koparılmıştı. 2006’da Hamas’ın zaferle çıktığı seçimin ardından Filistin siyaseten de bölündü. Gazze’de Hamasistan, Batı Şeria’da Fetihistan oluşurken Doğu Kudüs artık Filistin davasının denkleminden çıkarılmıştı. Son düzlükte İsrail, Doğu Kudüs’te Filistinlilere seçim yaptırmayacak kadar her şeyi dayatabilecek konuma geldi.
Bu rahatlığı temin eden ikinci bir dış çember var: İsrail’in Araplarla ilişkileri. İran’ın ortak tehdit olarak alındığı bir arka fonda Abraham Anlaşmaları birkaç Arap ülkesini İsrail’e dost yaptı. Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri İsrail’le gizli-saklı ilişkilerini normalleştirdi; Sudan terör destekçisi devletler listesinden çıkarılma, Fas da Sahra üzerinde egemenlik iddiasını tanıma karşılığında İsrail-Amerikan çizgisine kaydı. Bu normalleşme süreci de Filistin davasının tabutuna çakılan esaslı bir çivi sayıldı. Bunu yaparken özenle Mısır ve Ürdün’ün Filistin davasındaki rolünün altını oydular. Gazze’deki gruplarla konuşmak için Mısır’a, Batı Şeria’yı yönlendirmek için Ürdün’e ihtiyaçları varken Filistin meselesini Körfez üzerinden halledebileceklerini zannettiler.
İsrail hükümeti, kurucu liderlerin güven ve istikrar içinde bir Yahudi devleti için Filistin’in Yahudi olmayanlardan yani Müslüman ve Hıristiyanlardan arındırılması programına uygun olarak yeni adımlar atmaya devam etti.
Filistin sorununun ara dinamiğinin işgal, sürgün ve Filistinlileri mülksüzleştirme olduğu gerçeği göz ardı edildi. Bu gerçeğin yarın kapıya tokmakla döneceği ihtimali dışlandı. Uluslararası toplum da bu aldatmacaya yatmakta gönüllüydü.

***
Bu minvalde her şey tereyağından kıl çeker gibi giderken birkaç gündür içinde bulunduğumuz alevler içindeki son perde açıldı. Şimdi pek çoğu afallamış gözüküyor. İşte bu noktada “İşler buraya nasıl geldi” sorusu önem kazanıyor. Ama önce bu nokta neresi, ona bakmak lazım. Önceki yazımda anlatmıştım, Doğu Kudüs’ün Şeyh Cerrah mahallesinde 4 Filistinli ailenin evlerini terk etmeleri için 6 Mayıs’a kadar süre verilmiş; polis şiddeti, yerleşimci terörü ve buna karşı direniş sokakları hareketlendirmişti. Ramazan ayında Harem’üş Şerif’e akan Müslümanların önüne bariyerler konulması gerilimi tırmandırmıştı. Son olarak radikal-dinci Yahudiler 1967 işgalinin yıl dönümünde düzenledikleri ‘Kudüs Günü’ yürüyüşüyle Harem’üş Şerif’e girmeyi kafaya koyunca gerilim başka bir evreye geçti.
Bu zincir halindeki faktörlerle Filistin davasına dair refleksleri ölmüş farz edilen 1948 ve 1967 sınırlarındaki Filistinliler de tetiklendi.  

Tel Aviv’in siyasi baronları, Filistin Yönetimi’ni İsrail’in güvenliğine adanmış bir polisiye hizmeti olarak görme eğiliminde oldular.  

Abbas’ın otoritesinin altını oyan bu yaklaşım direniş potansiyelini farklı yerlere kanalize etti. Ne Nekbe’yi ne de Nekse’yi görmüş Z kuşağı direnişin eksenine oturdu. İsrailli yorumcular ısrarla Hamas’ın şiddeti yayarak Doğu Kudüs’ü etkisi altına almaya çalıştığını düşünüyor. Yine hikâyeyi “İslamcı terör” tehdidine bağlayarak Filistin davasını alttan tetikleyen işgal ve apartheid gerçeğini örtmeye çalışıyorlar. Doğu Kudüs ve İsrail içindeki Filistinlilerin ayaklanması Hamas’ın başarısı değil İsrail’in izlediği başarısız politikaların sonucu.  

Batı Şeria’da gösteriler çok sıra dışı değil fakat farklı kentlerde İsrail vatandaşı Filistinlilerin Doğu Kudüs’le dayanışması afallamanın ilk evresiydi. Sonra Gazze’deki örgütler, İsrail’e Harem’üş Şerif ve Şeyh Cerrah’taki güçlerini çekmesi yönünde ultimatom verdi; Başbakan Benyamin Netanyahu geri adım atmayınca İsrail’e roket saldırıları başladı. Ve İsrail de üç gündür 150 saldırıyla 500 hedefi vurarak yanıt verdi.
***
Bugün 2 milyon insanın tıkış tıkış yaşadığı Gazze açık hava hapishanesine dönüştürülmüşken, Doğu Kudüs ve Batı Şeria’daki halk apartheid cenderesinde insanlıktan çıkartılırken İsrail duvarların arkasında güven içinde yaşama fantezisi kuruyor. Gazze’ye yönelik operasyonun adını "Surların Muhafızı" koydular. Neyi, nasıl muhafaza edecekler? İsrail 2008 ve 2014’te inşa edemediği caydırıcılığı bir kez daha yakıp yıkarak mı inşa edecek? Ya da soruyu değiştirelim: Bu sefer Hizbullah’ın 2006 savaşı itibariyle sağladığı caydırıcılığı Filistinli örgütler inşa ediyor olabilir mi?
Mutlak sonuçlar çıkarmak zor ama İsrail’i iki kez düşünmeye itecek yeni bir durum oluşuyor.  

Askeri boyutuna geçmeden önce İsrail’in kendinden çok ‘emin’ olduğu kentlerdeki isyan haline parantez açalım. Kudüs’teki gösteriler Müslüman-Hıristiyan, dindar-seküler-milliyetçi fark etmeksizin İsrail’in diğer kentlerinden binlerce Filistinliyi içine çekti. Lod, Ramle ve Akka gibi Yahudi-Arap karışık kentlerde olağanüstü sahneler yaşandı. 1948 bölgesinde ‘vatandaş’ sayılmış, parti kurmuş, Knesett’e temsilci göndermiş Arapları halledilmiş nüfus saydıkları için onların adı konulmamış bir İntifada’ya katılması beklenen bir gelişme değildi. Bunun İsrail iç siyaseti açısından sarsıcı bir sonuç olduğunu Başbakan Benyamin Netanyahu’nun durum kontrol altında diyebilmek için apar topar Lod’a gitmesinden anlıyoruz. İsrail medyasına göre Lod’da Salı gecesi olaylar kontrolden çıktı, üç sinagog, çok sayıda işyeri ve araç ateşe verildi. Bir Arap radikal Yahudilerce öldürüldü, Müslümanlara ait mezarlık yakıldı. Kamu Güvenliği Bakanı Amir Ohana sivillerin polise yardım için silah taşıdığını belirtip ateş eden Yahudilere sahip çıktı. Dün de pek çok yerde yerleşimciler karşı saldırıya geçti. 

Meselenin askeri boyutuna gelince; Gazze’den İsrail’e fırlatılan roketler Aşdod, Aşkelon ve Sderot’tan sonra Batı Kudüs ve Tel Aviv’e ulaştı. Roketlerin yüzde 20’sinin havada imha edilememesi Demir Kubbe efsanesini sarstı. Roketler Ben Gurion Havaalanı, Aşdod limanı, Aşkelon'da enerji tesisleri ve Trans-İsrail boru hattına isabet etti. İsrail’in merkezi güneyin alışık olduğu siren sesleri ve roketlerin düşüşünü ilk kez tecrübe ediyor.
Yediot Ahronot’tan Alex Fishman gibi uzmanlar bu tabloyu Hamas’ın İsrail’e karşı Batı Şeria, Doğu Kudüs ve İsrailli Arapları da içine alan bölgesel bir savaşa başlaması olarak yorumluyor. Buradaki yanıltıcı durum her şeyin ısrarla Hamas’a indirgenmesidir. Elbette bu yaklaşım yeni yerleşimlerle işgali genişletme, Arapsızlaştırma ve mülksüzleştirme sürecini gündemden düşürmeyi hedefliyor. Gazze’nin tepkisi çok anlaşılmaz değil. Gazze dediğimiz şerit, Filistin’in bir parçası olmanın ötesinde nüfusunun dörtte üçü 1948’de Yafa ve Hayfa gibi sahil şehirlerden sürülmüş insanlar ve onların çocuklarından oluşuyor. Aralarında Kudüslüler de var.  

Öncesi operasyonlarda Gazze’deki El Fetih unsurları, Hamas ve İslami Cihad’ı Gazze’yi ateşe atmakla suçlardı. Bu sefer El Fetih’in pozisyonu da farklı. İsrail propaganda makinesi bütün meseleyi Hamas’a mal etse de Gazze’de 11 örgüt bir komite altında ortak hareket ediyor. Filistinlileri coğrafi ve siyasi olarak birbirinden koparma stratejisinin Kudüs’ü Gazze’ye, Gazze’yi Kudüs’e bigane bırakacağı varsayımının tutmadığı görüldü.
*** 

İsrail şehirlerini felç eden bu sonucun savaşın gidişatı ile ilgili kararlara etkisi olabilir mi? Muhtemel.
Evvela radikal dinci Yahudilerin Harem’üş Şerif’e yürüyüşü iptal edildi. Mısır, Türkiye ve Katar Gazze’deki örgütleri durdurmak için hemen devreye sokuldu. Beklenmedik bir girişim değil ama yeterince erken. El Ahbar’a göre Gazze’ye giden Mısırlı istihbarat heyeti İsrail ve ABD’nin tehditlerini dillendirip Batı Şeria ve Kudüs’te önlemlerin gevşetilmesi karşılığında derhal ateşkese gidilmesi talebini iletti. Heyet epey telaşlıydı. Mısırlılar Şeyh Cerrah’la ilgili de uluslararası aktörlerle birlikte girişimlerde bulunma sözü verdi. Fakat Filistinli gruplar Mısır heyetinden taleplerle ilgili somut taahhütlerle gelmelerini istedi. Katar ve Türkiye de Hamas liderleri ile temasa geçti. Ateşkes girişimleri başarısız oldu. İsrail tarafında da Savunma Bakanı Benny Gantz tamamen ve uzun dönemli bir sükûneti sağlayana kadar ateşkes anlaşması olmayacağını söyledi. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, İsrail-Filistin İşlerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Hady Amr'ı bölgeye gönderdi. Amerikan tarafında ciddi bir telefon trafiğinden söz ediliyor.
Filistin tarafında bir çıkış stratejisi olduğu söylenemez. Ancak Gazze ile sınırlı olmayan yani Batı Şeria ile Doğu Kudüs’ü de içine alan yeni angajman kurallarının zımnen de olsa kabul edilmesi bekleniyor. Bunun için sonuna kadar gitmeyi göze aldıklarını söylüyorlar. Sonun ne olacağını kestirmek zor.
Yıllardır barış olmadan Filistin davasına ‘intihar et’ diyorlar. İsrail Oslo Anlaşması’nı barışı inşa etmek değil işgali genişletmek için kullandı. İki devletli çözüm taahhüdüne imza attığı günden itibaren Filistin davasını gömmek için elinden geleni yaptı. Sonuç olarak Filistin’i coğrafi ve siyasi olarak eritmek için geliştirilen stratejiler istikrar ve güveni temin edemiyor. Son olaylar oyunun kurallarının değişebileceğini gösteriyor.