• 12.10.2021 06:42
  • (194)

İran ve Türkiye son dönemlerde edindikleri hasımları azaltma eğilimine girdiğinde derinlerdeki Fars-Türk rekabeti kızışır mı? Paradoks ama galiba öyle.
Bir süredir Araplar arasında öne çıkan algı ya da kaygı asıl tehlikenin bölgede emperyal heveslerini dirilten İran ve Türkiye’den geldiği yönündeki çıkarımlarla ilgiliydi. Bu, İsrail’le Abraham Anlaşmaları’nın reklamının yapıldığı süreçte de kendini çok belli etti. Şu sıralar İran da Türkiye de Arap dünyasıyla kördüğüm halini alan ilişkiler ağını küçük adımlarla gözden geçiriyor.
İranlılar ile Suudiler arasında Irak Başbakanı Mustafa el Kazımi arabuluculuğunda başlayan görüşmelerin dördüncüsü geçen ay Bağdat Uluslararası Havaalanı’nda gerçekleşti. İki ülkeyi karşı karşıya getiren Yemen konusunda ortak bir mekanizma kurmak için ön mutabakat oluştuğu öne sürülüyor. Masadaki çetin dosyalar nedeniyle Suudiler çok ihtiyatlı olsa da olası bir yakınlaşmanın etkileri birden fazla bölgede hissedilecektir.
Türkiye de Mısır’la istikşafi görüşmelere ilaveten Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile hızlı bir diyalog sürecine girdi. Suudilerle normalleşme için peşrev kabilinden jestler oldu. Arapların Suriye ile normalleşme arayışlarına Ankara’nın sonsuza kadar bigane kalması da mümkün değil. Er ya da geç Şam-Ankara hattındaki buzlarda kırılmalar olacak. Biraz zaman meselesi.
Ne var ki her iki ülke Araplarla normalleşme eğilimindeyken kendi aralarında yüzyıllara kök salmış rekabete dönüyor.
***
Girişteki soruyu sordurtan iki önemli gelişmeye tanık oluyoruz: Biri Kafkasya diğeri Irak sahnesinde.
Türkiye, Karabağ savaşına dahlinden sonra Kafkasya’da yerini büyütmeye çalışırken İran bu minvaldeki gelişmeleri kendisi için tehlikeli buluyor. İran ekim başında Azerbaycan sınırlarında gayet tehditkâr bir görüntüyle askeri tatbikat başlattı. Tahran, Bakü’ye gözdağı verirken farklı zeminlerden süzülen mesajlar Türkiye’ye çarpıyor.  

İran Dışişleri, Azerbaycan’ın kontrolüne geçen topraklara teröristlerin transfer edildiğini ve bölgede İsrail casuslarının aktif hale geldiğini iddia etti. “İran Siyonist rejimin sınırlarda varlık göstermesine ve bölgedeki jeopolitik değişime asla müsamaha göstermeyecek” diye ekledi. Siyasi demeçlerden medyaya tüm platformlarda terörist transferi suçlamasında işaretlenen ülke belli: Türkiye.
İran Kara Kuvvetleri Komutanı da tatbikatın Azerbaycan’daki İsrail casuslarına bir mesaj olduğunu söyledi. Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev suçlamaları sert bir dille reddederken İran’ın, Cebrayıl, Fuzuli ve Zengilan bölgeleri Ermenistan’ın kontrolündeyken yapmadığı tatbikatı neden işgal sona erdikten sonra yaptığını sordu. Aliyev kızgınlığını, İran dini lideri Ali Hamaney'in temsilcisinin Bakü’deki ofisini kapatarak da gösterdi.
İran’ın tatbikatı, Türkiye’nin bölgede Azerbaycan’la ikili, daha sonra Pakistan’ın katılımıyla üçlü askeri tatbikatlar yapmasının ardından geldi.
İran Dışişleri’nin jeopolitik değişimden neyi kast ettiğini Keyhan gazetesi başyazısıyla ortaya koydu: “Azerbaycan İran ve Rusya için stratejik sonuçları olacak şekilde jeopolitik değişimi teşvik etmek için Ermenistan, İsrail, Türkiye ve ABD ile gizli bir ittifak kuruyor.”  Keyhan, İran’ın komşu ülkedeki 6 milyonluk Şii nüfus potansiyelini Aliyev’i cezalandırmak için asla kullanmak istemediğini yazarak da Azerbaycan liderini tehdit etti. Azerbaycanlılar ise Tahran’a Bakü ile kavga ettiğinde İran’daki Azeri azınlığın öfkesiyle karşılaşacağını söylüyor. İran’ı haritadan silmekten bahsedenler bile çıktı.  
***
Kafkasya’daki stratejik değişim önemli ölçüde Rusya’nın elinde. Yine de İran denklemin kendi aleyhine bozulmasından özellikle Türkiye’yi sorumlu tutuyor. Erdoğan İran’ın da dahil olduğu altılı bir platform önerse de Nahçıvan koridorunun öngörüldüğü gibi açılması Tahran’ın transit ulaşımdaki pozisyonunu kaybetmesine neden olabilir. Yani Türkiye’nin stratejik hayalleri, İran’ın stratejik kaygılarına denk geliyor. Karabağ savaşının ardından İran gazeteleri bu kaygılara epey eğilmişti. Coğrafi olarak birbirinden kopuk olan Azerbaycan ve Nahçıvan arasındaki kara bağlantısını İran sağlıyor. Maşrek gazetesine göre İran, Azerbaycan’dan Nahçıvan'a giden doğalgazdan yüzde 15 komisyon alıyor. Ayrıca Orta Asya’ya giden Türk kamyonları da İran güzergahını kullanıyor. Ayda ortalama 12 bin civarında kamyondan söz ediliyor. İran, Türkmenistan sınırına kadar 1.800 kilometrelik yol için 700-800 dolar geçiş ücreti alıyor. Ermenistan’ın Zengezur bölgesi üzerinden Azerbaycan-Nahçıvan arasında karayolu, demiryolu ve boru hatlarını içeren bir koridor açılırsa İran önemli miktarda gelir kaybına uğrayacak. Javan gazetesi de Türkiye’nin İran ile Rusya'nın jeopolitik çıkarlarını hedef aldığını ve bunun Amerikan stratejisiyle uyumlu olduğunu öne sürüp "İran bu koridoru kabul etmeyecektir" diye yazmıştı. Keyhan gazetesi de 2 Ekim’deki sayısında bu koridoru, güvenlik, politik ve ekonomik olarak İran’ın altını oyma girişimi olarak resmetti.  

Halihazırda toprakların el değiştirmesiyle İran ile Ermenistan arasındaki Goris-Kapan transit yolu İranlılar açısından güvenli güzergah olmaktan çıktı. Bakü-Tahran arasındaki son gerilimi tetikleyen de Azerbaycan’ın Karabağ’a yasadışı olarak yük taşıdıkları gerekçesiyle İran’dan gelen kamyonları durdurması ve birkaç sürücüyü tutuklaması oldu.  

Güncel faktörlerin yanı sıra Türk-Amerikan-İsrail ortaklığının öteden beri “Büyük Azerbaycan” hayaliyle ülkeyi bölmeye çalıştığına dair komplo teorileri de İran’daki siyasi değerlendirmelere zemin oluşturuyor.
***
Kafkasya’da nükseden bu rekabetin diğer ayağında Irak var. 2003 sonrası Türkiye, İran’ı dengelemek için Şii bloka karşı Sünni bloku güçlü tutmaya çalışmıştı. Fakat Ankara zamanla Sünni kartını da Tahran’a kaptırdı. Sünni liderler meclis başkanlığının yanı sıra koalisyonlarda etkili yer alabilmek için Şii aktörlerle etkileşimlerini artırdı. Ayrıca son birkaç yıldır Şii blok ayrışırken Sünni blokta da rekabet ve bölünmeler keskinleşti. Artık her iki taraf için de tek bir resim yok. “Şii karta karşı Sünni kart” gibi şablonlar geçerliliğini yitirdi. Yine de Erdoğan seçimlere birkaç gün kala Sünnilere el attı. 4 Ekim’de birbirine diş bileyen Irak Meclis Başkanı ve Takaddum Partisi lideri Muhammed el Halbusi ile Azm İttifakı lideri Hamis el Harçer’i külliyede ayrı ayrı ağırladı. Hedeflenen Sünni birliği, ortak bir fotoğraf karesinde bile sağlanamadı. Her iki Sünni liderin Tahran’la ilişkilerinin boyutunu kavrayamayan, Sünni aktörlerin Körfez’de birbirine hasım devletlerin desteğine oynadıklarını göremeyen ve siyasi profildeki çeşitlenmeyi hepten kaçıran lüzumsuz, öngörüsüz ve yüksek profilli bir müdahale. MİT’in ilgilendiği bir meselenin cumhurbaşkanlığı düzeyinde ele alınması Iraklılar arasında da şaşkınlık yarattı.
Irak siyasetinde İran gibi Türkiye’nin yeri de epey tartışmalı hale geldi. Erdoğan’ın Halbusi ve Hançer’le görüntü vermesinin Sünni birliğini sağlama şansı sıfır ama bu girişim Ankara’nın Sünniler üzerinden Irak siyasetine yön verme heveslerinin yeniden canlandığını gösteriyor. Kimi kesimler seçimleri, İran bağlantılı Haşd el Şaabi grupları ile bunların tasfiyesinden yana olan aktörler arasında bir referanduma dönüştürmeye çalışıyor. Bu kızışmada Erdoğan da IŞİD’in palazlandığı süreçte yanlış politikalar ve tercihler yüzünden geçerliliğini kaybeden Sünni kartıyla oyuna dönmeye çalışıyor. İran etkisine karşı bir tür bilenmenin belirleyici olduğunu görüyoruz. Bunu Şengal’e müdahale, Musul’da yeniden inşa ve Ovaköy’den kapı açma planlarına karşı dirençten Tahran’ı sorumlu tutan bir bakış açısıyla birlikte değerlendirmek gerekiyor. Bilenmeyi tetikleyen nedenler hayali olmasa da gidişat iki ülkenin de çıkarlarına ters. Bu son birkaç yılda epeyce tecrübe edildi.