• 15.07.2021 08:28
  • (232)

Refahyol hükümetinin başlangıç aylarıydı. ‘‘İslamcılar iktidara geldi’’ yaygaralarının şaşkınlığa sebep olduğu Batılı ortamlarda sık yapılan uyarı amaçlı toplantılardan birine katılmak üzere yurtdışındaydım. Telefon sokakta yürürken geldi. Başbakanlıktan arandığımı söyleyen biri, beni tanıdık bir sese bağladı.

O ses söze ‘‘Başbakan da yanımda, seninle o konuşmak istiyor’’ diye başladı. 

RTÜK üyelikleri için seçim yapılacakmış, Refah Partisi’ne düşen kadro için benim üzerimde mutabakat sağlamışlar.  

Başbakan Necmettin Erbakan bu görevi bana ‘‘Hadi hayırlı olsun, o görevde iyi hizmet yapacağınıza inanıyoruz’’ cümlesiyle tebliğ ettikten sonra yine o çok iyi tanıdığım sesle beni muhatap etti.

Şaşırmış, yabancı ülkenin sokak ortasında aldığım teklifi yapan başbakana ne diyeceğimi bilememiştim.

Sesin sahibi değişene kadar geçen birkaç saniye içerisinde ise kesin kararım oluşmuştu.

Abdullah Gül’e neden o görevi kabul edemeyeceğimi birkaç cümleyle anlattım. Meslek hayatımın büyük bölümü kalem kavgalarıyla geçmişti ve ben taraftım; RTÜK gibi medya hakemliği sayılabilecek bir göreve gelecek kişinin medyada tarafı belli biri olmaması gerektiği düşüncesindeydim.

Muhatabımda beliren hayal kırıklığı konuşmayı dinleyen diğer seslere de yansımaktaydı.

Aday adaylığı adaylığımı oracıkta kesin bir dille reddettim.

Refah Partisi adına o seçimde RTÜK’e benim öngördüğüm şarta uygun bir aday gösterildi ve seçildi. Sonraki birkaç dönem daha başka partilerden de aday gösterilerek başarılı görevler yaptı o isim.

Bir tek gün bile kararımın yanlış olduğunu düşünmedim.

TRT’ye yeni kadro vesilesiyle

Konuyu aklıma TRT’e yönetimine yeni atanan isimlerle ilgili başgösteren tartışmalar getirdi. TRT’nin genç genel müdürü İbrahim Eren’in süresi sona ermiş, onun yerine yapılan atamayla birlikte TRT yönetim kurulunun üyeleri de değiştirilmiş.

Sabah göz attığım Cumhuriyet gazetesinde atanan kişilerin AK Parti’ye strateji üreten SETA kurumu ile irtibatını ele alan bir haber vardı. Atananlardan biri halen hükümette üye olan bir bakanın oğlu imiş…

Bu yazıyla, hem yeni genel müdür ile yeni yönetim kurulu üyelerine Erbakan üslubuyla hayırlı hizmetler dileyeyim hem de yıllar önce bana gelen teklife olumsuz cevap vermeme sebep olan düşüncemi kayda geçireyim istedim.

Aynı tornadan çıkmış görüntüsü veren yakınlıklar doğal değildir. Kendisini başka görüşlere kapatmış insanlar, hangi eğilimden olursa olsunlar, bağnazlaşırlar. Akıllı iş insanları üst düzey çalışanlarını kendilerinden farklı özgeçmişe sahip olanlardan seçerler. Pek çok patronun ‘‘Benimle aynı düşüncelere sahip birine neden bir de ücret ödeyeyim’’ dediği bilinir.  

Kapalı toplumlar sorun yaratırlar. Toplumlarını kapatmak isteyen liderler de öyle.

Siyasilerin medyada kendi görüşlerine yakın kişileri hakim vaziyette görmeyi arzu etmeleri bize özel bir durum değil; neredeyse evrensel bir olgu bu. ABD’de Donald Trump döneminde siyaset-medya ilişkilerinde yaşananları bütün dünyayla birlikte bizler de izledik. CNN’e düşman oldu TrumpFOX News kanalını tavsiye edip durdu. ABD devletinin dünyaya erişen sesi olan ‘Voice of America’ (VOA) TV-radyo-ajans hizmetlerine kendisine yakın kişileri atadı…

Beyaz Saray’dan FOX kanalına küs olarak ayrıldı Trump.

İktidara yeni gelen Joe Biden VOA kadrosunu tarafsız bilinen isimlerle değiştirdi.

ABD örneğini andıran başka ülkeler de var.

TRT’den gelen teklife de ”Hayır” demiştim

Yaşananlardan yakından izleyenlerin çıkaracağı tek ders şu olabilir: İktidar çizgisinde oluşan medya en fazla iktidarda bulunanlara zarar verir. Yakınlık zaman içerisinde medyayı güvenilemez kılacağı için, oradan beklenilen desteğin fazla bir anlamı kalmaz. 

En iyisi, siyasilerin siyaset, medyanın da medya görevlerini kendilerinden beklenen tarzda yerine getirmeleridir.

Bugün ülkemizde medya güvenilmez kurumlar arasında yer alıyor.

Peki ya siyaset o anlamda ne durumda?

İşte bu soruya verilecek cevap siyaset-medya ilişkisinin yanlış zemine oturduğunun sonucuna işaret ediyor.

Onun sebebi farklı, ama benim bir de TRT’den aldığım teklifi kabul etmemişliğim var.

Tunca Toskay’ın genel müdürlüğü döneminde (1984-1988) onun yardımcılığını yapan Mehmet Turan Akköprülü program çeşitlemesine gitme kararlığını yerine getirebilmek amacıyla benimle de görüşmüştü.

Danışmanlık teklifinde bulundu Akköprülü.

Üzülerek kabul etmemiştim. Benim gözüm gazetelerdeydi, devletin kanalında görev almak o kapıyı kapatacağı için teklifine nazikçe olumsuz cevap verdim.

Birlikte aynı teklife muhatap olduğumuz o zamanlar yakınım iki kişi yıllarca kendisine danışmanlık yaptılar.

Fazlaca kuralcı mıyım? Evet galiba öyleyim. 

Refahyol iktidarının sonuna yaklaşılan günlerinden bir son örnekle bu anılar tünelini kapatayım.

28 Şubat’a giden süreç medyanın yol göstericiliğinde yaşandı. Hükümetin özellikle Refah kanadına gün göstermeyen bir medya ordusu vardı ve günlerim onlarla kalem kavgalarıyla geçiyordu.

Başbakan Erbakan’ın akşamında basınla buluşacağı gün muhalif bir gazetenin Ankara temsilcisiyle tesadüfen karşılaştım. Ayrılırken ‘‘Nasıl olsa akşam görüşeceğiz’’ cümleme bön bön baktığını görünce onun toplantıya davetli olmadığını anladım. Nitekim akşam Başbakanlık resmi konutuna gittiğimde yalnız ‘bizim basın’ mensuplarının çağrılı olduğunu gördüm.

Sustum mu? Hayır. Bunun yanlış bir yaklaşım olduğunu verilen ilk fırsatta davet sahibine ifade ettim.

Rahmetli Erbakan’ın söylediklerimden hiç memnun olmadığı yüzünden okunduğu gibi, bana verdiği cevabın şiddetine de yansımıştı.

Ne yapayım, ben böyleyim…

[Davet edilmedi diye başbakanla atışmayı göze aldığım o meslektaş AK Parti dönemine iyi uyum sağladı. Şimdi an ateşli -bazıları çok uzun- savunma ve tanıtım yazılarına o imza atıyor.]