• 16.04.2021 06:49

Falan ülkede, farklı bölgelerden muhalif siyasetçilerin başkentte bir araya geldiği konferansa polis baskını yapıldı. Baskında aralarında güçlü muhalif liderlerin de olduğu 200 kişi gözaltına alındı. Polis açıklamasında “katılımcıların koronavirüs kısıtlamalarını ihlal ettiği ve organizasyonun sakıncalı bir örgüt tarafından düzenlendiği” ifade edildi.

Filan ülkede bir azınlığa mensup kadınların bir kısmının giydiği kıyafetin halka açık yerlerde giyilmesi yasaklandı. Ayrıca “kayıtlı olmayan ve o azınlığa eğitim veren binden fazla okulun kapatılacağı” açıklandı.

Çok tanıdık gelmesine rağmen bu olaylar bizim memlekette olmadı. Birincisi Rusya’da, ikincisi Sri Lanka’da oldu.

Brezilya’da, Hindistan’da, Mısır’da, Suudi Arabistan’da falan da buna benzer bir sürü olay oluyor. Ama bizim memlekette de bunlara benzer tonla olay oluyor tabii ki… Hatta giderek katlana katlana…

Dün 28 Şubat’ta başörtülü insanlar için en önde mücadele eden, insana insan olmayı öğreten Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun milletvekilliğini düşürdüler mesela… Belli ki korkuyorlar ve tahammül edemiyorlar; onun tek başına yaptığı muhalefeti susturmak için ellerinden geleni yapıyorlar.

HDP’ye kapatma davası açılıyor; altı milyon insanın oy verdiği bir parti kapatılmaya çalışılıyor. O parti oldukça bir türlü istenildiği gibi at koşturulamayacak çünkü.

İstanbul Sözleşmesi “erkekler” tarafından gece yarısı iptal edildi. Sözleşmenin eşcinselliği özendirdiği iddia edildi uzun süre. Şimdi sözleşmenin metnini bile okumamış bir sürü trol “elhamdülillah” diyerek sevindi. Kadınlara şiddet dertleri değil ama eşcinsellik, üzerinde epey oynanacak iyi bir mevzuu; işin içinde iç gıcıklayıcı alt mevzuular var.

Ayasofya baş imamı, kadın cinayetleriyle ilgili olarak sosyal medyada yayınladığı mesajda bilgisine, adalet duygusuna, formasyonuna dayanarak, “Cinayet cinayettir, diyerek ve ‘sizin için kısasta hayat vardır’ ilahi düsturu”na gönderme yaparak, “sürekli ‘kadın cinayetleri’ vurgusu, kadını erkeğe düşman etmeye çalışan bir sloganik medya propagandasıdır” dedi ve sonrasında AKP’den bir kadın milletvekiliyle polemiğe girdi. Çok makul şeyler söyledi: “Bir araştırmacı ve akademisyen olarak otuz yıldır İslam’ı incelemem beni bu sonuca götürdü. İşim bunu insanlara anlatmak. Herkes işini yapsın.” Yani baş imam tabii ki, haklı olarak, kendi de ifade ettiği gibi, “Sen imamsın, namazını kıldır, başka bir şey söylemeye hakkın yok, zihniyetine karşı”ydı…

Ama İstanbul Şehir Üniversitesi kapatılırken, otuz yıllık incelemesi bu kapatılma meselesi hakkında “bir şey söyleme hakkını” aklına getirmedi muhtemelen…

Bir ara CHP’li Esenyurt Belediyesi’ne ait 10 spor salonu ve bir yüzme havuzu olmak üzere 11 merkeze Esenyurt Kaymakamlığı el koymuştu, şimdi de Taksim Gezi parkına İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin elinden alınıp bir vakfın el koyması sağlandı.

Koronavirüs salgını yüzünden zor günler geçiren vatandaş, belediyelerin yardımlarıyla biraz olsun nefes alıyordu; CHP’li belediyelerin halka yardımları engellendi, oylarını arttırırlar diye…

“Camide bira içtiler, videosu var”, “Başörtülü bacımızı ve bebeğini elleri siyah eldivenli yarı çıplak adamlar darp edip üzerine işediler” denmişti… Tabii ki bu tür tevatürlerin hepsinin yalan olduğu ortaya çıktı.

Aydın’da evinde ölü bulunan 92 yaşındaki kadının katil zanlısının, adliyeye götürülürken, elindeki üç hilalli dövme, fotoğraflara yansıdı. Fotoğrafın “üç hilal” ve sahipleri hakkında yaratacağı olumsuz imajı engellemek ve durumu düzeltecek bir gerekçe bulmak üzere, “dövmenin görülmesinde bir ihmal ya da kasıt bulunup bulunmadığının soruşturulması için 2 başmüfettiş görevlendirildi”.

Ama kurt işareti yapan bir başka adam da sosyal medyada cümle aleme karşı kendi kızına cinsel tacizde bulundu. O adamın bu görüntülerinin servisi hakkında müfettişler görevlendirildi mi bilmiyorum ama adam gözaltına alındı, kızı da koruma altına alındı.

Geçenlerde hatırlarsınız, Türkiye’nin Korona Haritası yayınlandı. Güneydoğu hariç, bütün bölgeler sarı ya da kırmızıydı… Yani “dikkat! az veya çok tehlikeli yerler” denmek isteniyordu. Güneydoğu ise “mavi”ydi ve uzmanlar “Güneydoğu neden mavi?” diye soruyorlardı.

Güneydoğu’nun “yetersiz test, kitle bağışıklığı ve kış şartları” gibi sebeplerle daha “güvenli” gözüktüğünü söylüyorlardı ama aslında “güvenli” halin evrensel rengi olan “yeşil”e boyanamadığı için “mavi”ye boyandığı söylenemiyordu! Çünkü o bölge yeşil olsaydı ortaya çıkacak olan renk kombinasyonu “istenmeyen” bir sembol yüklenmiş olacaktı.

Neyse, yukarıdaki olayların “mantığına” uygun daha bir sürü örnek var… Mesela bir İlahiyat Fakültesi Dekanı’nın Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerine dönük “Biz gece vakti işi bitirir ertesi gün işe gideriz” gibi tam bir “âlime” (!) yakışır bir üslupla yaptığı tehdit ya da bir başka üniversiteden birisinin “bekar evleri fuhuş yuvası” gibi sarf ettiği sözler ve bir başka seferde Halil İnalcık’a çakma “çabası” da sayılabilir. Bu çabalar pek bir yeteneği ve özelliği olmayıp, biraz ezik ve çapsız bir takım insanların ilginç olma adına “ben de varım ben de varım!” demeleri olarak görülebilir herhalde.

Fakat, dert ettiğim mesele bu olayların ne kadar korkunç ya da ne kadar tatsız olduğu değil. Ya da tabii ki, bu meseleler çok tatsız ama bu olayların ortaya koyduğu çok ciddi bir eksen var: bu olayların hiçbirinin bir “rasyonalitesi” yok… Hepsi irrasyonel değerlendirmeler sonunda ortaya çıkmış olaylar, kararlar, düşmanlıklar, bazı şeyleri söyleyebilme cesareti, başka şeyleri söyleyememe, işinden olma ya da makbul olmama, kötü imaj verme korkusu, vs.… Hemen hemen hepsi imajlara dayanıyor… İmajların yarattığı duygulara… Tamamen duygusal meseleler yani…

“Rasyonel” düşüncemizden emin miyiz?

Bu yazı çerçevesinde meseleyi bütünüyle kuşatmak mümkün değil ama kabaca modern zamanlar itibariyle pek bir öğrendiğimizi zannettiğimiz “rasyonel düşünce” terk-i diyar etmiş durumda sanki…

Gerçi farkındayım, rasyonel düşüncenin hâlâ geçerli olduğu alanlar var tabii… Mesela otomobilin, bilgisayarların nasıl çalışacağının, gökdelenlerin depreme nasıl dayanıklı olacağının hesaplarını yapmak için mecbursunuz; dış görünüş dışında, “valla bu vidayı buraya takmak istiyorum, bu tarz benim daha çok hoşuma gidiyor” türünden gerekçeler ileri süremezsiniz. Gerçi dış görünüş konusunda bile hesap kitap yapmak zorundasınız, insanların hangi renkleri daha çok sevdiğine dair araştırmalar yapmak zorundasınız. Bir malın satışı için pazarlama, dağıtım kanallarının organize edilmesi gibi işleri büyük ölçüde aklınıza dayanarak, hesaplayarak, optimum yollar bularak yapmak zorundasınız (tabii bu işlerin başına bile bu işlerden hiç anlamayan birilerinin getirildiğini biliyoruz ama konumuz o değil).

Aslında hayatın belki de zaten ortalama hali rasyonel değil, tersine duygusal, hatta bazen tutkusal… Yani birçok işimizi beynimizle, aklımızla falan halletmiyoruz. Bu konularla çok uğraşan Ulus Baker’den esinlenerek söylersek, aslında önce bir takım imajlarla (mesela gökyüzünün sonsuzluğu) karşılaşıyoruz ve bu imajlar bizde duygusal hareketlenmelere (merak, korku) sebep oluyor. Ancak bu duyguları tasnif ederek, bir bakıma zapturapt altına alarak bilişsel kategoriler üretiyoruz. O zaman ya gerçekten “aklımızla düşünüyoruz” (mesela bir uzay aracı yapabileceğimizi düşünüyoruz) ya da “düşündüğümüzü” iddia ediyoruz.

Bu yüzden insanları etkilemek istiyorsanız ona imaj yollamak ve duygularını harekete geçirmek çok “akıllıca” bir yol… Mesela sinemanın, televizyonun, televizyon dizilerinin ne kadar etkili silahlar olduğunun gayet iyi farkındayız. Televizyondan insanların hanelerine yolladığınız imajlarla, o insanların her şeyi sanki “aklî” imiş gibi düşünmesini sağlayabilirsiniz. Mafya liderinden bir kahraman, batıcı bir padişahtan yerli ve milli bir kahraman, etnik olarak karmaşık bir tarihsel dönemden saf bir “Türk milli kimliği” yaratıp, bugün için kullanışlı “biz ve düşmanlar” duygusunu ve akabinde düşüncesini üretebilirsiniz.

O filmlerde dövüşü, savaşı kutsayıp, kutsallaştırabilir, sonra Diyanet Başkanı’nın eline de bir kılıç tutuşturup, yeni zamanlar için “imaj-sembol-duygu-düşünce” silsilesini kurabilirsiniz.

Ancak, şöyle bir sorun var: Bu kadar “duygusal” ve bu kadar üst üste gelen irrasyonel tezahürler çok daha rasyonel ve planlı olarak hesaplanan bir sürecin parçası olabilir mi acaba? Yani baskı altına alınan insanların sabır sınırlarını zorlayarak çok sert tepki vermeleri mi sağlanmak isteniyor acaba? Çünkü var olan gidişat içinde hem ekonomik olarak hem de siyasal olarak geniş kitleleri etkileme gücü giderek azalan bir iktidar yapısı varlığını ancak düşman yaratarak ve onunla çatışarak garantilemek istiyor olamaz mı? O televizyon dizilerinden, imajlardan ve duygulardan en çok etkilenen insanları sokağa salarak?

Çünkü güvensizlik hali muhafazakârlığın en temel duygularından biri… Ve çatışma hali de insanların güvensizleşmesini ve muhafazakârlaşmasını kolayca sağlayan bir hal… Aradaki bağlaçları, gri alanları kaldıran, insanları kutuplara iten bir durum…

Halbuki aradaki alan çok önemli, hayati bir alan… Hiçbir zaman yok olmayan ama sindirilen, görünmez kılınan bir alan. Aradaki alan hayatın alanı ve insanların diğer tarafta görülen insanlarla birlikte olmadan yaşaması imkânsız.

Bu yüzden, bu memlekette bütün duygusal imaj ve dolayısıyla nefret üretimlerine karşı aradaki alanı yaşatacak ve gerçekten yaratıcı olacak bir dile ihtiyacımız var. Toplumu imaj ve duygu bombardımanına tutanların, bu bombardıman sonunda yarattıkları “düşünce” kutuplaşmasına karşı, bu memleketin orta alanlarını, ara alanlarını öne çıkarmak gerekiyor. Bu saldırı karşısında da “biz rasyoneliz” demeye de hiç gerek yok. Çünkü orta alan da aslında sonuna kadar “duygusal”… Bu alanda da tonla sevincimiz, acımız, travmamız var. Sadece iddia ettiğimiz “rasyonaliteyi” bizzat sorunsallaştırmamız gerekiyor.

Geçtiğimiz günlerde, duygularımız, duygusal sermayemiz, kim olduğumuz, aldığımız kararlarımız, kimliğimiz vs. üzerine çok ilginç bir örnek çıktı karşıma. 8-9 sene önce verdiği bir röportajda, Eren Keskin, “camide hoca göğüslerini elleyince ateist olmaya, Deniz Gezmiş’lere yapılan haksızlıktan ötürü avukat olmaya karar verdiğini, lisede milli güvenlik derslerine girmediğini, daha o zamandan anti-militarist olduğunu” anlatmış. Keskin’in bu açıklamalarını, bir köşe yazarının beş sene önce yazdığı (benim yeni gördüğüm) bir yazı vesilesiyle öğrendim. Köşe yazarı, yazısında Keskin’i hiçbir şey okumadan, sadece “aidiyet duygusuyla” “solcu, ateist, Kürt milliyetçisi” olmakla ve “entelektüel sığlık”la suçluyordu.

İddiam da şu: evet öyle zaten… Bir sürü şey oluyoruz; hiçbir şey okumadan… Sadece duygularımızla… Sonra biraz okuyoruz, olduğumuz şey, duygularımız bazen değişiyor; bazen değişmiyor, değişmeyen şey daha da kemikleşiyor. Sonra duygularımızın gene yönelttiği yolda gene okuyoruz ve biraz daha bir şey oluyoruz… Yani aslında ne oluyorsak, “duygusal” oluyoruz. Bazen parçalana parçalana, şoke olarak oluyoruz, çarpılarak; bazen “çok güzel” yazılmış bir kitapla değişiyoruz. Bazen yaşadığımız rahatlıkla, bazen çektiğimiz sıkıntılarla oluyoruz… ne oluyorsak…

O zaman üzerinde düşünmemiz gereken bir mesele var… Kendi sahip olduğumuz “aklı” en tepedeki, en doğru akıl gibi düşünmeyi bırakmakta yarar var. Kendi aklımızın, düşüncemizin arkasındaki kurucu duygular gibi, başkalarının da -ne kadar berbat olursa olsun- düşüncelerinin arkasında kurucu duygular, sürekli işleyen ve bizi başkalarından ayıran “duygusal sermayeler” var.

Ancak, çatışma beslendikçe bizi birbirimizden koparan duygusal sermayemiz ne olursa olsun, güven, sevilme isteği, adam / kadın yerine konulma isteği, saygı görme isteği, olduğu gibi kabul edilme isteği, daha iyi yaşama isteği gibi duygulara, üç aşağı beş yukarı, hepimiz sahibiz… Orta alanın çok kıymetli ve bizi birbirimize bağlayabilecek duyguları bunlar…

Yeter ki, bu orta alanın duygularını görünmez kılmaya çalışanların dillerinin ve yöntemlerinin tuzağına düşmeyelim.