• 14.01.2013 00:00
  • (3295)

 Kar yağar gibi oldu, aslında bir aceleyle yağdı, sonra güneş çıktı. Ardından kirli hava bastırdı. Şehir koyu bir dumanın içinde kaybolmuş gibi görünüyor. Acilen tek ve çift plaka uygulamasına geçildi. Yaşlılar, hastalar ve bebekler, aslında buna mecbur olmayan her yaşta insan sokağa çıkmaktan kaçınmalı. Pazarlamacı kızın umurunda değil alarm sesleri. Zilleri basıyor ve el halısı yıkama kampanyasının şartlarını duyuruyor.

Zaten ilaç sıkıntısı var, bir de hava kirliliği bastırınca, hastanelerin acil servisleri dolup taşar oldu. Kimyevi silah hastası aile dostumuz Ali Kadiri geçen haftayı hastanede geçirdi, hava kirliliği yokmuş gibi işine gidip geldiği için. Maske takmaya karşı duygusal bir tepkisi var Ali’nin. Bünyesini zayıflığa terk etmek istemiyor.

Ben genellikle eski kitapları karıştırırken kullandığım maskeyi takarak parka gitmeyi göze aldım.

Bir sekmenin etrafını çevreleyen sediri andıran bankta oturmuş liseli kızlar. Tombi yiyorlar döke saça, ellerinde Hemşehri Civan dergisi; lacivert formaları turuncu tombi tozuyla kaplanıyor. Umursamıyorlar. Bağrışa çağrışa, sebep aramayan bir gülüşmeyle derginin sayfalarını karıştırarak tombi yemeye devam ediyorlar.

Soğuk bir güneş var, kirli havadan süzülüp yer küreye ulaşamadığı için de kırgın, yine de vazgeçmeyen bir güneş. Bir çift dağlara bakacak şekilde oturmuş banka, fakat dağ koyu gri bir bulutun arkasında belli belirsiz seçiliyor. John Berger bu sahneleri görmeliydi. Delikanlı kıza dalıp gitmiyor, kız da delikanlının bakışlarıyla ilgili değil. İkisini de kaynaştıran, zihinlerini buluşturan, elerindeki telefonda bulunan bir özellik ya da mesaj, muhtemelen bir karikatür veya fıkra iletisi. Bakıp bakıp kahkahayı basıyorlar.

Yanımdan maskeli bir kadın geçti. Yavaş adımlarla yürüyor. Bakıştık. Maske ile parka gitmeyi göze alma sebeplerinde buluşuyor olabiliriz.

Park aslında bütün güzelliği, işlenmişliğiyle yine de yapaydır, bir de maskeyle gidiyorsanız, yapaylık algısı iki katına çıkıyor. Hava kirliliği alarm verilecek boyutlara ulaşmış, isterseniz maske takmayın, hele de alerjik astımdan şikâyetçiyseniz. İyi de bu durumda gitmeseniz olmaz mı, diyeceksiniz. Yolum zaten parktan geçiyor, mademki kirli havada evden çıkmak zorundayım, hiç değilse parkta yürüyeyim biraz, diye yüreklendiriyorum kendimi.

Çünkü park kirli havayı umursamıyormuş gibi bir hava içinde. Bir taraf kış, bir taraf güz manzarası sunuyor. Her türlü ağacı, sediri, çınarı, topservileri, köknarlarıyla oluşan çatısı, kirli gökyüzünü uzağa itiyor. Ne kediler ne de saksağanlar ve bülbüller geri çekiliyor. Şekerpancarı satıcısı da mangalı ve kazanlarıyla erkenden gelmiş. Jimnastik yapan, gazete okuyan, kedi besleyen orta yaşlılar kirli hava alarmını evde kalma sebebi saymamışlar. Farklı olan sadece göze batmayacak kadar olağanlaşan maskeler. Bir de spor yapmak için gelenler olabildiğince yavaş hareket ediyorlar.

“Eski toprak” diye bir şey, bir sebep hâlâ geçerli. Yaşlı başlı adamlar maske bile takmadıkları hâlde işte o sekmede toplanmış satranç oynuyorlar.

Yorucu, kirli havasıyla bünyeleri zorlayan bir şehir Tahran, son bir ay içinde sadece altı gün için teneffüs edilebilir bir havayı soludu 12 milyonu aşan “gece” nüfusu. Bazen bana öyle geliyor ki devletin Batı emperyalizmine karşı koyduğu tavırla süren çatışma ve gerginlik, işte bu kirli gökyüzüyle bir tür depresyon yansıtıyor. İthal parçalara bağımlı makineler eskidikçe hem hava kirleniyor, hem de keşif ve icatlara zorlanıyor 30 yıldır ambargoya maruz kalan toplum.

İronik bir şekilde Şebusteri’nin “karanlık gün ışığı ortasındaki parlak gecesi”ni çağrıştırıyor kirli hava karanlığı, murada vasıl olmak üzere çöküşe zorlayan bir geçiş aralığı misali. (Kristeva’nın ya da Nerval’ın Kara Güneş’i de depresyonun hayal gücüyle terbiyesine atıfta bulunmaz mı?) Kötümserliğe izin vermeyen bir duyarlık, normal verilerin tam 60 katı bir yayılmayla gün ışığını ele geçirmeye çalışan asbestlere maskelerle kafa tutarken, mizah gücüne sığınıyor. Sms’lerle bütün ülkeyi dolaşıyor gayrıresmî kamuların fıkraları.

Bir taksi şoförü, bir keresinde bana, hava kirliliğiyle baş edebilmek için kuzeydeki dağların tepelerinin tıraşlanarak düzleştirilmesi gerektiğini söylemişti. Kuzey, gökdelenlerle kapatıyor bir taraftan da, dağdan gelen havanın akışını. Bir yandan da oto yolların kenarlarına dut ağaçları dikiliyor; kirli havayı içine çeksin diye. Serin ve temiz hava tarihe karışmış şahların masalsı dünyasının dağlara yaslanan kuzeyine ait sanki hâlâ, güneyin çöl sıcağıyla buluşan hava kirliliği ise yaz ya da kış etkisini sürdürüyor.

Bazen zorlu durumun sorusu çok daha sade olabilir. Susen Şeriati’nin teknoloji eleştirisi geliyor aklıma: Niye Tahran nüfusunun çoğunluğu metroyla, bisikletle hatta yaya ulaşabileceği adrese ille de hurda arabası ya da cipiyle gitmek zorunda, hemen her zaman...



[email protected]

twitter.com/chn_aktas