• 30.01.2015 00:00
  • (1820)

 12 Eylül iki partili bir vesayet sistemi kurmak istedi. Birisi, emekli orgeneral Turgut Sunalp’e kurdurulan ‘askeri bürokrasinin siyasi partisi’ MDP (Milliyetçi Demokrasi Partisi) ; diğeri cumhurbaşkanlığı döneminde İsmet İnönü’nün özel kalem müdürlüğünü yapmış, cunta tarafından başbakanlık müsteşarlığına getirilmiş Necdet Calp’e kurdurulan sivil bürokrasinin partisi HP (halkçı Parti).

Kurdurulan diye yazdım, çünkü bu iki parti de 12 Eylül generallerinin talimatı ve icazeti ile resmen ‘kurduruldu’. O zaman Milli Güvenlik Konseyi’nin (bu 12 Eylül cuntasının resmi adıdır) izni olmadan parti kurulamazdı. İroniye bakın ki icazetli her iki genel başkanın adı da ‘Alp’ le bitiyor.

Böylece siyaset iyice devlet denetimine alınacaktı. Ama hesapta olmayan bir şey oldu. Turgut Özal da kalktı Anavatan Partisini (ANAP)  kurdu. Cuntadan izin alabilmek için kırk takla atarak. Darbeci generaller bu izni verdiler vermesine ama Özal’ı çiğ çiğ yeseler doymayacaklar gibi bir tutum aldılar. CHP içinden kimi demokrat unsurların ve diğer sol kesimden de kolu kanadı kırık halde katılabilen bazı demokrasi sevdalılarının kurmaya çalıştığı SODEP (Sosyal Demokrasi Partisi) ise kuruluşuna zorluklar çıkarılarak ilk seçime sokulmadı.

Kenan Evren ‘tarafsız cumhurbaşkanı’ sıfatıyla TV ye çıkarak (o zaman özel TV ler yoktu; yalnızca resmi devlet televizyonu olarak TRT vardı) MDP ye oy verilmesinin propagandasını yaptı. Şehir şehir dolaşarak bu partiye oy istedi. Ama halk yemedi. Bürokrasi partileri yerine Özal’ın partisini seçti. Hele MDP yi üçüncü parti yaptı. Böylece darbeciliğin ne kadar tabanı olduğu da açığa çıkmış oldu.

ANAP iktidar, HP de ana muhalefet olarak mecliste yerini aldı. ANAP ‘sağ’  HP ise güya ‘sol’du. Tabi 12 Eylül öncesi terör ve baskı, ardından da darbe, dünya ile iletişim kurmamızı, klasik sağ ve sol terimlerinin anlamının kalmadığını anlamamızı engeldi. Becerip bunu bilince çıkaramadığımız için ANAP’a ve ‘Çankaya’nın Şişmanı’na vurmaya başladık. Halbuki ANAP, 12 Eylül kasavetinin perdesini aralamaya çalışıyordu. Bürokrasinin her iki partisi HP ve MDP ile eski siyasetin temsilcileri olan partiler (SODEP dahil) de 12 Eylül cuntasından çok ANAP’a vurmayı tercih ediyorlardı. Bu kolaydı çünkü. Öbür tarafta dişli ve acımasız cuntacılar vardı.

Zaman geçti, 12 Eylülde kapatılan eski partiler yeniden açıldı. CHP de bunlardan biriydi. SODEP le birleşip önce SHP, sonra da yeniden CHP oldular. HP ve MDP isimli suni partiler kaybolup gitti. CHP Halkçı Partinin işlevini üstlendi.

83 Seçimleri öncesi TV deki bir tartışma programında Özal, Boğaziçi Köprüsünü satıp kaynak temin etmeyi düşündüğünü anlatıyordu. Necdet Calp hışımla atılıp ‘sattırmam’  diye gürledi. Özal da köprüyü satmaktan kastını açıklarken, ‘kimsenin köprüyü cebine koyup da gideceği yok’ gibisinden sözler söyledi.

Bizde muhalefet anlayışı hep böyle şekillendi işte. Bir şey yapmak isteyenin karşısına hep, ‘yaptırmam’ diye çıktı. Sebep...? Çünkü yapılacak değişiklik ne olursa olsun engellemek, Cumhuriyet devletini kurulduğu haliyle muhafaza etmekti. Gerçek muhafazakarlığın bu olduğunu anlamak gerekirdi. O değişikliği karalamak için çok argüman üretilebiliyordu. En çok kullanılanı da ‘devlet malı yağma ediliyor’ olanıydı. Bu zihniyet bizde kapitalizmin gelişmesinin önünü hep tıkadı. Mümtaz Soysallar falan özelleştirmeleri engellemek için elinden geleni yaptılar. Bunu solculuğun gereğiymiş gibi yansıttılar. Tabi zayıf koalisyon hükümetleri döneminde onların borusu öttü. Böylece 2001 krizine geldik. Yani; ‘Gel Kemal Derviş bizi kurtar’ durağına.....