• 17.02.2015 00:00
  • (1710)

 Müslümanlık değerleri hem dünyada hem de ülkemizde tartışma konusu. Yanlış anlaşılmasın, inançları, ibadet şekilleri, mabetleri ile değil. İslam’ı kendine göre yorumlayıp insanlık dışı uygulamalar üreten ‘fıkıh’çıları ile.

Müslüman coğrafyası halkları uzun yıllar dünya siyasetinden uzakta, sessiz sedasız, kendi içine kapanık yaşayıp gidiyorlardı. Kimsenin de umurunda değillerdi. Ama öyle bir servetin üzerinde oturuyorlardı ki bu rahatlıkları o servetin dünyanın geri kalanı tarafından rahatça kullanımına engel teşkil etmediği sürece sorun yaratmıyordu. Kendi içlerinde nasıl yaşarsa yaşasınlar onları uygarlaştırmak kimsenin derdi değildi.

 Ama yeni Türkiye Cumhuriyeti devletinin derdi idi. Çünkü bir zamanlar o ülkeler Osmanlı artığı bu devletin arka bahçesi, sömürgesi idiler. Kimse kendini Osmanlı zamanında bu ülkeler dirlik düzenlik ve mutluluk içinde yaşıyordu diye kandırmasın. Kavalalı isyanları falan neden çıkıyordu o zaman? O ülkelerden toplanan vergilerin (haraç) haddi hesabı yoktu.

İşte o vergilerle Lale Devirleri yaratıldı.

 Osmanlının son yıllarında bu ülke halkları daha sık başkaldırmaya başladılar. İster istemez de batının güçlü devletlerinden destek alıyorlardı. Başka da çareleri yoktu, Osmanlıyla kendi imkanlarıyla başa çıkamazlardı. Onların gözünde Osmanlı, ‘ekmede yok, biçmede yok, yemede ortak’ idi.

 Tabi batılı ülkeler de bu halkların kara kaşına, gözüne düşkün değillerdi. Onların derdi de gelişen sanayi toplumlarının enerji ihtiyacını karşılayacak petroldü. Bu yüzden de hilafeti elinde bulunduran Osmanlı bütün bu kendi kaderini tayin etmek isteyen halkları İngiliz, Fransız uşağı falan olarak görüyordu. Bu paranoya Cumhuriyet döneminde de sürdü. Komünist ve sosyalistler de Rus uşağı olarak görülürdü, Ama yönetenler Amerikan uşağı olmakta bir sakınca görmüyorlardı.

 Hilafeti elinde bulunduran Osmanlı bu halklara duyduğu kızgınlığı İttihat ve Terakki ile ideolojik İslam karşıtlığına dönüştürdü. Bu hastalık onun devamı sayılabilecek Kemalizm’e de bulaştı. Böylece Türkiye egemen çevrelerinde öyle bir İslam karşıtlığı oluştu ki öyle böyle değil. Tekke ve zaviyeler kapatılıp cemaatler yeraltına itildi. İbadet, devletin müsaade ettiği kadar ve camilerde yapılacak, zikir falan yasak olacaktı. Bu baskı ve yasaklar İslam’ı siyasallaşmaya itti. Kemalist devlet anlayışı bu siyasallaşan İslam’la tarihi boyunca didişti. Onun burnunu çıkarmasına izin vermemeye çalıştı. Ama başarılı olamadı. Bu gün yaşanan siyasal tartışma hala bu eksen üzerine oturuyor.

 İran’da aynı yolu izleyen Şahlık da başarılı olamadı. Üstelik onlar daha acımasızlardı. Buna rağmen ‘İslam Devrimi’ ile devrildiler. Bu ise bizim seküler kesimin gözünü daha çok korkuttu. Siyasal İslam’a geçit vermeme paranoyasına tutuldular.  Halbuki bizdeki geçiş daha barışçıl oldu. Şu anda da gayet normal gidiyor. Çelişkileri derinleştirmeye çalışmak kaçınılmaz olarak çatışmalara da yol açar. Darbe girişimleri falan çok denendi ama tutmadı. Eğer başarılı olsaydı Türkiye çok acı günler yaşayacaktı. Örnek; Mısır....

 

(Bu konu bir derya... Şimdilik burada keseyim)