• 25.10.2018 00:00

 Pierre Bourdieu sosyolojinin tanımını, toplumu izleyerek düzenli olarak kendini tekrar eden ilkeleri ve bunları meydana getiren koşulları yani yasaları açıklamak olarak vermiştir.

Nitekim sosyoloji bizlere, bazı kendini tekrar eden sebep-sonuç ilişkilerini öğretti. Bizler de bu nedenselliklere göre toplumları anlamaya çalışıyoruz, dahası bunlara göre toplumların dönüşmesini bekliyoruz.

Örneğin ezilen fakirlerin kendilerini ezenlere karşı örgütlemesini yahut en azından onlara kızmasını bekliyoruz.

Dindarların ahlaksız siyasi liderlerle mücadele etmesini bekliyoruz.

Yakınlarındaki madende hükümetin denetim görevini yapmadığı için yüzlerce insanın yer altında gömülü kaldığı kentin iktidara oy vermemesini bekliyoruz.

Hâlbuki dünyada bazen işler pek öyle gitmiyor: Dindarlar, ahlaksızlıkta marka haline gelmiş pek çok siyasi liderin peşinde koşuyor.

Pek çok ülkede fakirler, ülkenin en zengin işadamlarının kurduğu siyasi partilere oy veriyor.

Böylece ezilenlerin rızasından dolayı bütün olumsuzluklara rağmen geleneksel sosyolojik düşüncenin bizde var ettiği beklentiler yani kötü yöneticilerin tasfiyesi, halkın haksızlığa ve sömürüye itirazı bir türlü gerçekleşmiyor.

Bu durumu ters sosyoloji olarak tanımlayabiliriz: Ters sosyoloji, insanların içinde bulunduğu sosyal, moral ve ekonomik şartların gerektirdiğinin aksine davranmasıdır.

CNBC’nin verdiği bir habere göre Harley-Davidson fabrikasında çalışan ve Başkan Trump’ın aldığı son ticari kararlar ile işlerini kaybetme riski artan işçilerin başkana desteği artarak devam etmektedir.

İşçiler ekonomik olarak kaybedecek olsalar bile Başkan’ın “Amerika’yı yeniden büyük yapmak” siyasetinden dolayı buna hazır olduklarını ifade etmişlerdir.

Benzer örneklere her yerde rastlamak mümkün. Pek çok insan sosyal, ahlaki ve ekonomik şartlarının gerektirdiğinin tam aksine kararlar almaktadır.

Kısacası ezilenin ezilmeye rıza gösterdiği, ahlaksızlıktan şikâyet edenlerin ahlaksız siyasi liderlere destek olduğu tuhaf bir sosyolojik nedensellik ile karşı karşıyayız.

Bu önemli sorunu daha önce eserlerinde ele alan bazı düşünürler de elbette olmuştur.

Örneğin, Antonia Gramsci Hapishane Defterleri’nde işçilerin pek çok ülkede asla neden kendilerini sömüren düzene karşı gelmediklerini tartışmıştır.

Gramsci’ye göre egemen sınıflar bir hegemonya kurmakta ve diğerlerini ikna etmektedirler. Böylece ezilenlerin rızası alınmaktadır.

Gramsci bu süreçte devlet, sivil toplum, kimi aydınlar ve din gibi faktörlerin rol oynadığını söylemektedir.

Örneğin, ürününü maliyetinden daha az fiyata satmaya zorlanan fırıncı “devletin sorunlarımıza çare bulmasını istiyoruz” demektedir. Bu aslında ezilen fırıncının, hegemonya kurmuş sınıfın kendi çıkarlarını düşüneceğine ikna olduğunu göstermektedir.

Yahut camideki imam müminlere “burada anarşist olmayın nasıl olsa ahiret var orada bütün ihlaller cezasını bulacak” demektedir.

Dini grubun lideri yaşanan sorunlarda kendi sorumluluğunu tartışmaya açmak yerine “bunlar Allah’ın bize sevgisinden kaynaklandı bizi sınıyor ve olgunlaştırıyor” demektedir.

Ters sosyoloji üzerine önemli bir kitap yazan diğer düşünür ise Yeryüzünün Lanetlileri adlı kitabında sömürgeciliğin oluşturduğu durumları ele alan Frantz Fanon’dur.

Fanon, bir taraftan Batılı sömürgecilik üzerine destansı bir eleştiri ortaya koyar ancak öte yandan sömürgecilik ve ondan kurtuluş sürecinin sömürülenler üzerinde oluşturduğu aksi durumları da ele alır.

Örneğin, hatırı sayılı bir kesim sömürgeciler gibi düşünmektedir dahası sömürgecilik ile mücadele etmek şiddeti benimseyen bir anlayışı da beslemiştir.

Bu tartışmaların önemli bir boyutu da şu:

Ezilenlerin ezilmeye rıza gösterdiği durumlarda makul insanlar için entelektüel bir işkence süreci başlar. Sosyolojik nedenselliğin alt üst olması onları sarsıntılar içinde midesi bulunan bir insan gibi yapar.

Dahası pek çok makul insan bile ters sosyolojinin etkisine girer. “Ülkede işler kötü gitse ancak düzelir” yahut “insanlar aç kalsa akıllanır” gibi düşünceler onlara çekici hale gelir.

Peki, bu yaklaşımlar doğru mu?

Türkiye örneğinde Balkan Savaşları, 1. Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı gibi birey hayatını en mikro düzeyde dahi zehir etmiş nice büyük felaket öğretici olmadı.

Yine 1999 Depremi’nden sonra bugün İstanbul’un geldiği hal felaketlerin insanlara her zaman öğretici olmadığını gösteren diğer bir örnek.

Mesela bugün içinden geçtiğimiz ekonomik krizi bazıları ülkeyi yönetenlerin beceriksizliği olarak görürken başkaları da “ülkenin altın çağa ulaşmasının önündeki en son engel” olarak yorumluyor.

İnsanların inançlarına yahut ekonomik çıkarlarına zıt şeyleri onlara güzel olarak gösterebilecek yeteneğe sahip pek çok hegemonik dil her zaman var olacaktır.

Peki, çözüm nedir?

Ters sosyoloji yani gerçeğin zıddını iş yapmak toplumlara sürekli acılar ve türlü maliyetler (ekonomik kriz, otoriterleşme, dış politik fiyaskolar, trafik kazaları vb.) yükler.

Aslında ters sosyoloji, toplumun kendi kendine işkence yapabilme kapasitesidir. Ne var ki, bu kapasite kimi toplumlarda sandığımızdan çok uzun sürebilir.

O nedenle en makul yol kalabalıkların sosyal sorunlardan ders çıkarmasını beklemek yerine farklı politik mahallelerin elitlerinin bir uzlaşı yolunu bulmaya çalışmasıdır.

Elitler uzlaşmadığı sürece toplumlar bazı buhranlarla yön değiştirebilir ancak bu rahatlama Türkiye’de olduğu gibi beş-on yıllık düzelmeler ve sonra yeniden siyasi istikrarsızlık ve toplumsal sorunlar ile dolu yıllar demektir.