• 23.11.2018 00:00

 Seküler ihvan kavramını metaforik olarak Türkiye’de seküler çevrelerin seçkinlerinin de esasen pratik olarak bir cemaat anlayışı ve formu içinde olduklarını anlatmak için kullanıyorum.

Hatta bu durum büyük ölçüde Batı Avrupa için de geçerli: Avrupa’da da neredeyse dini bir cemaat şeklinde davranmakta olan bir seküler ihvan olduğunu söylemek mümkün.

Gerek Avrupa’da gerek Türkiye’de olmak üzere seküler ihvan genelde sosyal demokrat çevrelerin oluşturduğu içine katılmayı neredeyse tamamen engelleyen bir çeperle çevrili bir grup.

Bu grup değişik ülkelerdeki mensuplarını haklı olarak kollamakta ancak bunu yaparken bazen bir cemaat mantığıyla neredeyse sadece kendi mensuplarını demokrasi kavgasının yegâne mağduru ve aktörü olarak görmektedir.

Örneğin, birbirine demokrasi davasına hizmetlerinden dolayı ödül vermekten bıkmayan seküler ihvanın üyeleri nadiren başka cemaatlerin mensuplarına ödül verir.

Seküler ihvan kendi cemaatinin bir üyesinin mağduriyeti için Avrupa’yı ayağa kaldırırken eğer bu ihvana mensup değilseniz hele politik kimliğinizde dindar bir ton varsa asla eşit muamele görmezsiniz.

Sosyal demokratların hem Türkiye hem Avrupa’da kitlelerin ilgisini kaybetmesinin bir nedenin de bu içine kapanık cemaat yapısı olduğunu hatırlatıp, seküler ihvan ve Erdoğan konusuna dönmek istiyorum.

Erdoğan’ın kâğıt üzerinde önemli bir rakibi olan seküler kesime ve özellikle onların seçkinlerine yönelik sanılanın aksine çok dengeli bir siyaset izlediğini düşünüyorum.

Dahası, gelinen noktada seküler kesimin parlak beyinleri bile Erdoğan’ın stratejisinin önlerine attığı bütün tuzaklara düşmüş görünüyorlar.

Şunu peşinen yazmak gerekiyor: Erdoğan’ın seküler mahalleye kısa ve orta vadeli yönelik stratejisi onları yok etmek değildir.

Erdoğan’ın temel beklentisi seküler kitlenin ve özellikle aydınlarının İslamcı siyasal rejimi meşrulaştıran bir konumda kalmasını sağlamaktır.

Medyadan örnekle açıklayayım: Erdoğan söz gelimi Yeni Şafak gazetesini kendi düşüncelerinin topluma bir aktarıcısı olarak görür. Ancak Erdoğan NTV kanalını kendi düşüncelerinin bir meşrulaştırıcısı olarak görür.

Dolayısıyla seküler seçkinler doğal olarak İslamcılığın savunucusu olamaz ancak pek ala paradoksal olarak meşrulaştırıcısı olabilir.

Nitekim eğer İslamcılığın topluma yayılmasında bir numaralı görevi Yeni Şafak gibi medya organları yapmış ise de ulusal ve uluslararası düzeyde meşrulaştırılmasında en büyük rolü NTV gibi organlar yapmıştır.

Nitekim bu bağlamda Erdoğan seküler aydınların iki temel konuda kendi stratejisini meşrulaştıracak pozisyonlar almasını istemektedir.

Bunlardan ilki Kürt sorunudur. Erdoğan için CHP tabanının hatırı sayılı bir kesiminin Kürt siyasetine yönelik tepkisi stratejik olarak bir hazinedir.

Burada Erdoğan, seküler aydınların CHP’ye oy veren geniş kitlelerin Kürtlere yönelik alerjisini tedavi edecek biçimde davranmasını istemez.

Erdoğan gün gelir Kürtlerle yine masaya oturabilir ancak CHP tabanının Kürtlerle olan alerjisinin sabit kalmasını ister. Siyasetin temel kurallarından birisi de yönetemediğin ama lehine olan durumun sabit kalmasını istemektir.

CHP tabanının bir kesiminin sabit haline gelmiş Kürt alerjisi yüzünden böylece Erdoğan Kürtlerle kavga ederken de diyalog yaparken de kazançlı çıkan olur.

İkinci konu, Erdoğan’ın Gülen Cemaati ile olan savaşıdır. Erdoğan burada da seküler aydınların kendi siyasetini meşrulaştıran bir rol oynamasını istemektedir.

Erdoğan, Gülen Cemaati ile mücadele üzerinden bir düzen kurmaktadır. Dolayısıyla şu ince noktanın farkındadır: Seküler aydınların Gülen cemaati karşıtlığı son tahlilde Erdoğan’ın amaçladığı siyasal dönüşümde kullanılacak enerjiye katkı sağlamaktadır.

Bazı örnekler vereyim: Önde gelen seküler isimlerden birisi tutuklanıp mağdur edilince “tutuklandığıma üzülmüyorum ama FETÖ üyesi olarak suçlanmak bana ağır geldi” demiştir.

Göz altına alınan başka birisi ise “suçlandığım dosyayı cemaatçi hakimler kaç yıl önce hazırlamış” demektedir.

Benzer açıklamalar Erdoğan’ın stratejisine uygun durumlardır. Çünkü bu açıklamalarda ülkedeki temel sorunların kaynağı olarak Erdoğan gösterilmemektedir.

Bir iktidarın sanırım mutlu olacağı anlardan birisi ülkede mağdur edilen insanların iktidardan önce başka bir grubu suçlamasıdır.

Peki, seküler aydınlar neden bu tür konularda Erdoğan’ı da sıkıştıracak bir alternatif bir söylem üretemiyor aksine istemese bile onun siyasetini meşrulaştırma tuzağına düşüyor?

Bu sorunun cevabı seküler seçkinlerin bir politik cemaat şekline dönüşmüş olmasından kaynaklanıyor.

AKP ve Gülen Cemaati örneklerinde şunu kabul etmek gerekiyor: İslami hareket ülkenin bugünkü feci duruma gelmesinde doğrudan sorumludur.

Ancak ülkenin bugünkü duruma gelmesinde ve bugünkü durumdan çıkamamasında seküler mahalle ve onların seçkinlerinin de sorumluluğu bulunmaktadır.

Ancak artık bir ihvana dönüşmüş seküler seçkinlerin sadece kendi aralarında karşılık bulunan muhalefet söylemi memlekette pek bir işe yaramayan bir tören diline dönüşmüş haldedir.

Bu seküler cemaatçi söylemin üç büyük sorunu var: İlk olarak, seküler mahalleyi rahatlamaktadır ki etkin bir muhalefet için bu iyi bir şey değildir. Kitleyi rahatlatan söylem baştan yanlıştır. Aksine muhalif söylem rahatsız edici olmalıdır.

İkinci olarak ülkede olup biten sorunların kalıcı bir dönüşüme gittiğini hakkıyla dile getirememektedir. Bu söylem, krizin büyüklüğünü olduğundan daha küçük gösteren bir söylemdir, dahası anlamsız bir iyimserlik pompalamaktadır.

Son olarak, başka büyük mağdur kitlelerin sorunları hakkında (mesela Kürtlerin, Gülen cemaati mensuplarının) çekingen yahut sessiz kalan bir söylemdir.

Kim geçmişte ne hata yapmış olursa olsun mağduriyetin bağlamsız ve zamansız olduğunu ve mağdurun mutlak savunulması gerektiği ilkesini ıskalamaktadır.