• 28.03.2019 00:00

 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde hep beraber milletin olup biten karşısında ne düşündüğünü, neye öncelik verdiğini görme fırsatını elde edeceğiz.

Bu seçimlere gidilirken içinden geçilen süreç şüphesiz adil bir yarış değildi. Ancak bütün olumsuzluklara rağmen her türlü şartta toplum tarafından algılanabilecek üç büyük objektif sorun söz konusu:

Birincisi, derin ekonomik buhran.

İkincisi, ölçüsüz bir otoriterleşme ve baskı.

Üçüncüsü, dış politikada Türkiye’nin adeta kendi kendini mutlak bir izolasyona doğru hapsediyor olması.

Baskılar, otoriterleşme ne kadar fazla olursa olsun bu üç objektif krizin insanların günlük hayatında yarattığı olumsuzları durdurmak imkânı yoktur. Hiçbir otoriter rejim, 80 milyonluk bir ülkede reel ekonomik ve sosyolojik sorunları tamamen görünmezden gelinecek bir sihre sahip değildir.

Ancak burada önemli bir koşul var: Seçim sonuçlarına hiçbir müdahale olmadan sayımı sağlamak.

Türkiye’de seçim güvenliği salt sandık güvenliği olarak düşünülüyor. Elbette bu önemli ancak bunun kadar önemli olan sandık sonuçlarının YSK dâhil aşamalı olarak tescil edilme süreci. Bu aşamalı sürecin her bir düzeyinde seçim güvenliğini sağlamak hayati önem taşıyor.

Demokrasi sadece sayım demek değildir aynı zamanda hukuk devleti anlamına gelir. Bu doğru. Ancak bugün itibari ile elimizde Türk demokrasisi adına kalan yegâne kurum seçimlerdir.

Türkiye’de demokrasinin öbür hayati unsurları başta hukuk olmak üzere çoktan devre dışı kalmıştır. O nedenle sandık, hâlihazırda Türkiye’nin tartışmasız en hayati kurumudur.

Yerel seçimlerin demokrasi için kritik bir anlamı da şudur: İktidar partisinin baskıları sonucu bugün muhalif yazarlara, tiyatroculara verilecek salon bulunamamaktadır.

Muhalif partilerin belediye seçimlerini kazanması demek AKP karşıtı siyasetin maddi imkânlarının artması demek olacaktır. Bu salt bir salon bulma sorunu değildir: Muhalif sanatın, düşüncenin hatta öğrencinin finanse edilmesi demokrasi için hayati bir dinamiktir ve bunu yerel siyaset ile zenginleştirmek mümkündür.

O nedenle muhalefet partilerin daha çok belediye kazanması demek toplumsal muhalefetin tabanda güçlenmesi için son derece önemli bir gelişme olacaktır.

Seçim sonuçlarının genel ülke siyaseti için de önemli mesajları olacaktır. AKP’nin daha önceki ekonomik kriz döneminde yerel seçimlerde alınan yüzde 38’in altına düşüp düşmeyeceği, eğer düşerse ne kadar düşeceği ilk önemli ölçüdür.

Bu oranın altında daha aşağıya her iniş, AKP seçmeninin parti ile kurduğu duygusal-ideolojik bağı terk ettiğini ve yerine daha rasyonel seçmen davranışı koyduğu anlamına gelecektir.

Bu bağlamda ben yüzde 37-38’lik bir oy oranının R. Tayyip Erdoğan tarafından “telafi edilebilir bir kayıp” olarak görüleceğini düşünüyorum.

Ancak bu oran yüzde 36 ve aşağısına düşerse AKP’nin sonucu daha farklı yorumlamak gerekecektir: Yüzde 36, AKP öncesi bir partinin aldığı en sonuncu en yüksek oydur. 1987 seçimlerinde ANAP yüzde 36 oy almıştır. O tarihten itibaren AKP daima bunun üstünde oylar almaktadır. Ancak 31 Mart seçimlerinde AKP yüzde 36 veya altına düşerse siyasi partiler tarihinde sıradanlaşma sinyalleri vermiş olacaktır.

O nedenle kişisel kanaatim, AKP’ye duygusal-ideolojik bağlılık ile oy veren kitlenin rasyonel seçmen davranışına dönmeye başladığına ikna olacağımız oran yüzde 36’dır.

Bu açıdan yüzde 36 aşağısı her sonuç AKP için yorum ile geçiştirilemeyecek net bir yenilgidir.

Ancak bu seçimde ulusal düzeyde hikâyenin önüne geçecek özel durumlar da var. Bunlar Ankara, Bursa, İstanbul gibi bazı önemli kentlerde seçimi kimin kazanacağıdır.

Örneğin bu üç büyük kentin herhangi ikisinde muhalefet partileri seçimi kazanırsa AKP’nin büyük bir yenilgi almış olacağı sonucu çıkarılacaktır.

Bu seçimin neredeyse sembolü haline gelen Ankara’nın özel durumunun da ben bu sonuçlara göre belli olacağını düşünüyorum: AKP genel olarak büyük oy kayıpları yaşamazsa ve sadece Ankara’yı kaybederse, devlet gücünü kullanarak bir şekilde bu kentin yönetimini tekrar geri alacağını düşünüyorum.

Ancak, genel oy oranında büyük bir düşün olur yahut AKP, Bursa ve İstanbul gibi başka kentleri de kaybederse Ankara sonuçlarını kabul etmekten başka bir yol kalmayacaktır.

Bu seçimlerin tarihi bir önemi de şudur: Türkiye bir parti-devleti midir yoksa AKP bir devlet-partisi midir bunu öğrenmiş olacağız.

1950’lere kadar CHP tek başına Türkiye’yi yönetmiştir ancak CHP bir devlet-partisi idi. Mesela 1980 yılında devlet, CHP’yi kapatmıştır. 1946 seçimlerinde bir kaza yaşanmış olsa bile daha sonraki seçimlerde CHP sonuçları kabul etmiştir.

Cumhuriyet döneminde otoriter dönemler olmuştur ama hiçbir zaman parti-devleti tecrübesi yaşanmamıştır.

Bir ülkenin parti-devletine dönüşüp dönüşmediğini anlamak için seçim sonuçlarının tescili hayati önemdedir.

Kısacası şöyle: Seçim sonuçlarının olduğu gibi veya olduğuna çok yakın, tescil edildiği bir ülke son tahlilde parti-devleti değildir.

Yok, devlet, iktidar partisinin sonuçları istediği gibi değiştirmesine sesini çıkarmıyorsa artık orası bir parti-devleti haline gelmiştir.

Benim kanaatim şu an AKP, bir devlet partisidir ancak bütün gücü ile düzeni bir parti devletine dönüştürmeye çalışmaktadır.

Bakalım millet ne diyecek?