• 4.02.2019 00:00

 Seçim sonuçlarından da görüyoruz ki Türkiye’de artık büyük ölçüde sınırları belirginleşmiş üç büyük seçmen öbeği bulunuyor: Kürtler, Anadolu ve bu ikisinin dışında kalan Batı’ya doğru yoğunluğunu arttıran kütle. Bu üç öbeğin büyük ölçüde Türkiye haritasında ayrıştığını da kabul etmek gerekiyor.

Hayat tarzından dine oradan Kürt sorununa kadar pek çok açıdan birbirinden ciddi olarak farklı düşünen bu üç sosyolojik blok, Türkiye siyasetini fiilen tanımlamaktadır.

Bu üç blok elbette birbirinden tamamen kopmuş değil: Örneğin, AKP Diyarbakır’da yüzde 30 oy almaktadır. Benzer şekilde AKP’nin kalesi olan Kahramanmaraş’ta CHP yüzde 30’a yakın oy almıştır. Ancak bu tür örneklere rağmen başat özellikleri ve öncelikleri birbirinden derin biçimde farklılaşmış üç bölge vardır ve bunların bazı temel konuları bakışı farklıdır.

İkinci olarak, kısa sürede değişmesi çok zor biçimde her siyasi partiye sadakatle ideolojik olarak oy veren büyük kitleler ortaya çıkmıştır.

Ekonomik krizin derinden hissedildiği Gaziantep, Konya ve Erzurum gibi bölgelerde AKP kolaylıkla yüksek oranda oy almaktadır. Aynı biçimde Trakya ve İzmir gibi yerlerde de CHP yüksek oy topluyor. Nitekim Kürtlerin yoğun yaşadığı yerlerin çoğunda HDP her zaman favori partidir.

Dolayısı ile Türkiye’de ideolojik rasyonalite ile oy veren büyük bir seçmen kitlesi artık oluşmuş ve kemikleşmiştir. Bu insanların siyasi tercihlerini değiştirmesi imkansız değil ancak çok zordur.

Bu durumun sonucu ise şudur: Türkiye’de seçimleri, bir ölçüde ABD’de olduğu, gibi karar değiştiren yerler belirleyecektir: İstanbul, Bursa, Ankara, Antalya gibi yüksek sayıda seçmene sahip ancak barındırdığı insanların parti tercihlerinde değişiklikler olabilen yerler, seçimlere damgasını vuracaktır.

Üçüncü bir nokta ise şudur: Anadolu’nun iç kısımlarında geleneksel-milliyetçi seçmen profili kemikleşmiştir. Ancak bu profilin siyasi tercihinin nerede İslamcı nerede Ülkücü bir yönelim göstereceği konusunda bir rekabet söz konusudur. Örneğin, Bayburt’ta MHP’nin aldığı oylar bu açıdan semboliktir. Aynı biçimde Erzincan, Karaman, Amasya gibi yerler de dikkat çekicidir.

Bu gibi yerlerde seçmenin AKP değil MHP tercihi önemlidir: AKP ve MHP’nin içinde olduğu ittifak bu partilerin ideolojik olarak aynı olduğu yanılsamasını üretmektedir. Halbuki AKP ve MHP ideolojik olarak kökten farklıdır.

Son tahlilde MHP’nin milliyetçi bakışı özü itibari ile sekülerdir. MHP’nin yönettiği yerel yönetimler, Anadolu’da AKP tarzı bir yerel İslamcılaşmaya izin vermeyecektir.

Dördüncü nokta ise mevcut seçmen dağılımını ciddi biçimde değiştirecek faktör sayısının artık azaldığıdır. Yani mevcut partiler ve onların iç içe olduğu ittifaklar ile Türkiye’de oluşan tabloyu büyük ölçüde değiştirmek zorlaşmıştır.

Artık ancak iki türlü yenilik seçmen sonuçlarını ciddi biçimde değiştirebilir: Partiler arası ittifakların bitmesi ve yeni ittifakların oluşması yahut yeni bir parti kurulması.

Yeni parti konusu sadece AKP ve İyi Parti açısından hayati bir konudur. Diğer partilerden endişe verecek ölçüde oy alabilecek yeni bir parti kurulmasının hiç bir şartı bulunmamaktadır.

Ancak yeni bir parti az bile olsa AKP’den oy alabilir ve bu AKP için büyük riskler oluşturabilir. Şöyle örnek verelim: Bazı eski AKPliler yeni bir parti kurup AKP’den yüzde 3 bile oy alsalar bu AKP için ciddi sorunlara yol açacaktır. Dolayısı ile yeni bir partiye karşı en kırılgan olan parti AKP’dir. Öte yandan İyi Parti de bazı oyları bugün tek alternatif parti olduğu için almaktadır. Yeni bir parti, merkez ve muhafazakar seçmenlerin İyi Parti’den ayrılmasına yol açabilir.

Beşinci konu ise devlettir. 1 Nisan sabahı YSK Başkanı’nın Anadolu Ajansı’nı kameralar önünde eleştirmesi ve CHP adayı Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul seçimlerinde önde olduğunu söylemesi son derece sembolik bir olaydır. Muhtemelen uzun bir süre sonra ilke defa kritik bir konuda bir devlet kurumunun temsilcisinin AKP aleyhine demecine şahitlik ediyoruz.

Eğer erken veriler bizi yanıltmıyorsa bu durumu şöyle yorumlamak mümkündür: 15 Temmuz ile başlayan kargaşa, devlet ve AKP’yi yakınlaştırmıştır. Devleti meydana getiren bürokratik yapı, kendi anlayışına göre ülkeye “çeki düzen” vermek için AKP ile yakınlaşmıştır.

Ancak, devlet artık AKP ile makul mesafeyi yeniden tesis etmek istiyor olabilir. Böyle bir durum, Türk devletinin tarzına da uygundur: Daha önceki örneklerden bildiğimiz gibi Türkiye’de devlet, “lüzum üzerine” sahaya iner şartlara göre değişen sertlikte ülkeye “şekil verir” ancak daha sonra geri çekilir.

Altıncı konu ise Türkiye’de seçimlerin devlet ve toplum arasında en önemli sözleşme olduğudur. Türkiye 1876’dan beri seçim yapmaktadır. Seçmek, seçime katılmak Türkiye’de halkın her kesiminin neredeyse kutsadığı bir olgu haline gelmiştir.

Bazen çoğunlukçuluk gibi sorunlara yol açsa bile seçimin bu kadar yaygın benimsenmesi son tahlilde büyük bir kazançtır. Ülkede ciddi bir otoriter rejim olduğu halde 31 Mart seçimleriyle Antalya, Ankara gibi şehirlerin el değiştirmesi seçimlerin Türkiye’de tartışılmaz belirleyici konumda olduğunu göstermektedir.

Şunu unutmamak gerekir ki demokrasinin özelliği her zaman iyi yönetimi garanti etmesi değildir, demokrasinin biricik özelliği insanlara değiştirme hakkı vermesidir.