• 28.09.2019 00:00

 Bir festival kapsamında bile olsa İstanbul semalarında uçan Rus yapımı S-35 jetleri, Türk dış politikasında artık çok şeyin değiştiğini gösteriyor.

TASS ajansına konuşan bir Rus yetkili, iki ülkenin S-400 savunma sisteminden sonra Su-35 jetleri için de pazarlık yaptığını ifade etti. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan da ABD’nin satmaktan vaz geçtiği F-35’ler yerine Su-35 jetlerini alabileceklerini söyledi.

Suriye krizinin başlangıcını milat kabul edersek sekiz yıl içerisinde yaşanan büyük değişimi şöyle özetlemek mümkün: Rusya, bir NATO üyesi olan Türkiye’yi nüfuz alanına sokmayı başardı. Bugün Rusya, sadece dış politikada değil savunma, silahlanma ve hatta Kürt sorunu gibi Türkiye için hayati konularda önemli bir etkiye sahip.

İşleyiş olarak Türk-Rus ilişkilerini 19. ve 20. yüzyılın erken dönemindeki Batılı güçler ile Çin arasındaki “eşitsiz anlaşmalara” benzetebiliriz. O dönemde İngiltere ve Çin arasında olduğu gibi bugün Türk ve Rus ilişkilerinde temel bir eşitsizlik mantığı var: Buna göre pek çok konuda nihai kararı Rusya veriyor.

İki ülkenin vatandaşlarının yararlanacağı vize serbestliğinden, Rusya’ya gönderilen domatesin iadesine kadar her konuda Moskova neredeyse bir veto yetkisine sahip. Türkiye ise bir tür müzakere edici ülke olarak görünüyor.

Dahası, yakın tarihte görülmediği biçimde ülke içinde yükselen milliyetçi dalga, ki zaman zaman her telden bir yabancı düşmanlığı şeklinde tezahür ediyor, asla Rusya’yı sorun etmiyor.

Ne Erdoğan’ın ne ortağı MHP’nin Türkiye üzerinde artan Rusya etkisinden rahatsız olduğuna dair bir veri yok. Gerek İslamcılığın gerek Türk milliyetçiliğinin 19. Yüzyılın sonundan beri yaşadığı evrimi düşünürsek, Rusya konusunda endişesiz bir Türk siyasal aklının doğmuş olması her açıdan küçük bir mucizedir.

Nitekim, Dış İşleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu yakın zamanda konuyla ilgili yaptığı açıklamalarda ilginç ifadeler kullanmıştır. Bakanın açıklamalarına göre Türkiye, ABD ve Rusya arasında tercih yapmayacaktır. Yani bir bakıma artık ABD ve Rusya eşit düzeyde vazgeçilmezdir. Yine Bakan, Türkiye’nin artık ABD’nin kontrolünde olmadığını söylemektedir. ABD’nin bunu anlayıp Türkiye’nin Rusya ile olan ilişkilerini sindirmesi gerekmektedir.

Bu bağlamda sadece siyasileri tartışmak yanıltıcı olur. Türk-Rus ilişkilerinin bugün geldiği noktanın en önemli mimarlarından birisi de şüphesiz Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’dır.

Kulağa tuhaf gelse bile eski bir NATO generali olan Akar, Türkiye’nin Rusya ile ilişkilerinin arkasındaki önemli aktörlerden birisidir. Unutmamak gerekir ki Akar, S-400 sisteminin alınmasını bir “bağımsızlık ve egemenlik” sorunu olarak nitelemiştir.

Ne var ki, Türkiye’nin Rusya ile yakınlaşmasının tam orta göbeğinde izah edilmesi zor büyük bir gerilim var: Rusya, Türkiye’nin Suriye siyasetinin akamete uğramasına yol açan bir numaralı ülkedir.

Herkes biliyor ki Şam rejimi Rusya’nın – ve elbette İran’ın – sayesinde ayakta kaldı. Yani, İslamcıların en büyük dış politik yenilgilerinin dolaylı hatta bazı açılardan doğrudan nedeni Rusya’dır.

Benzer dinamikleri hesaba katınca Türkiye’nin Rusya’ya yönelik siyasetini salt ulusal güvenlik ve ulusal çıkar bağlamında açıklamanın mümkün olmadığı anlaşılıyor.

Belli ki bunlarla beraber 15 Temmuz sonrası Türkiye’de oluşan siyasal statükonun yön arayışı da belirleyici durumda. Dolayısı ile “efendim geçmişten beri ne zaman Batı ile aramız bozulsa Rusya’ya dengeleme için yaklaşırız” açıklamaları bugün için geçerli değildir. Bugünkü Rusya siyaseti bir dengelemeden ziyade büyük ölçüde ideolojik tercihlerden kaynaklanıyor.

11 Eylül saldırılarından sonra bütün dünya radikal terörü tartışırken, Türk muhafazakar kamuoyu bu konuları asla tam olarak ciddiye almadı. Aksine tartışma entelektüel düzeyde bile küresel terör komplo teorileri ile birlikte sürdürüldü. Hatta, Türkiye’de El Kaide’nin yaptığı bombalama eylemler bile bu ilgisizliği kökten sarsamadı.

Türkiye’de dindarların bu konunun ciddiye alması Suriye krizi ve IŞİD ile mümkün oldu.

Bu örneği şunun için verdim: Türkiye kamuoyunun seküler ve muhafazakar kısımları bazı konuları eskiden beri ciddiye almaz. Bu bağlamda seküler çevreler de Türkiye’nin asla Batı’dan kopmayacağını düşünüyorlar. Tarihsel ve başka dinamiklerin asla buna izin vermeyeceğini düşünüyorlar.

Dış politikanın tanımlanmamış ve gerçekçi biçimde ortaya konmamış dinamiklere göre işlediğini kabul etmek bir tür metafizik okumadır ve karşılığı yoktur.

Siyasi tarihe bakanlar pek çok ülkenin son 50 yılda ne kadar çok taraf değiştirdiğini kolaylıkla görebilir. Hiç vakti olmayanlar ABD Başkanı Jimmy Carter’ın 1977 yılında Tahran’da Şah’ın verdiği yılbaşı partisi konuşmasına bakabilir. Carter bu konuşmada İran’ı “istikrar adası” olarak önde gelen bir müttefiki olarak tanımlamış ve İran Şahı ile kadeh kaldırmıştı.

Bu tartışma, Türkiye Batı’dan mutlaka kopacaktır anlamına gelmiyor. Ancak Türkiye’nin Batı’dan kopması mümkündür ve bunu bir imkansızlık olarak görmek yanlıştır.

Burada belki de Türkiye’nin Batı’dan kopmasından korkan Türkleri rahatlatacak olan Putin’in gerçekçiliğidir. Şöyle ki Putin, Türkiye’yi Batı’dan koparmaktansa Batı bloku içinde bir kanayan yara olarak tutmayı tercih edecektir.

Türkiye’nin NATO ve Rusya arasında bugünkü durumda kalması bir yandan hem NATO’nun çalışma düzenini sarsmakta diğer yandan da “Türkiye hala bizim müttefikimizdir” düşüncesini yaşattığı için Batılı ülkeler arasında bir paniğe neden olmamaktadır.

Ancak, Türkiye’de bir jenerasyona öğretilen beylik lafı hatırlarsak artık  şunu demek mümkün: Rusya, yüzyılladır gerçekleştirmek istediği ama başaramadığı hayali İslamcı dönemde gerçekleştirdi ve sıcak denizlere indi. Vaziyete göre de bundan mutsuz olan pek Türk yok.