• 28.11.2019 00:00

 Diyanet’in son hutbesinde Müslümanlara ekonomik sıkıntılar karşısında isyan etmemek gerektiği anlatıldı.

Tanrı, her bir insanın hangi gün hangi saat ne yiyeceğini karar vermiş (kader) olduğuna göre ve biz de bunu kaçınılmaz olarak yaşıyorsak (kaza) gerçekten strese gerek yok.

Yalnız burada küçük bir mantık sorunu akla geliyor: Mesela Diyanet, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a “sizi eleştiren Twitter mesajları da Tanrı’nın ezeli ilmi ile irade ettiği kaderdendir siz de bunu kaderiniz olarak görün, bu mesajları atanlar sadece ilahi kadere aracılık yapıyor” der mi?

Demez. Orada Sünni teolojinin (yahut totolojinin) “ama, fakat, lakin…” kelime oyunları devreye girer.

Aslında bir adım daha ileri atarsak daha karmaşık bir resim görürüz: Selçuklulardan beri Türklerde ulema sınıfı fukaralık konusuna pek yabancıdır. Devlet ile ortaklıkları sonucu iyi kötü maaş alırlar. Aynı şekilde bugün 100 bini aşkın Diyanet personeli hayatında “yarın eve ekmek nasıl götürürüm?” sıkıntısı yaşamayan insanlardan oluşur.

Bugün bir müftülüğe gitsek ve “sadaka veya fitre vermek istiyoruz şeriata göre fakir kimdir?” diye sorsak öğreneceğimiz hesaplamaların içine girecek diyanet mensubu bulamayız. O nedenle Diyanet’in fakirlik konusunda fantastik yorumları doğaldır, tok açın halinden anlamaz.

Tarihsel olarak devlet-ulema ittifakının sonucu ise – tıpkı bugün Diyanet örneğinde gördüğümüz üzere – sosyal içeriği boşaltılmış bir itaat ve ibadet dini olarak İslam’dır. Bir tür karikatür olan bu din yorumuna göre bütün sorunlarımızın nedeni aslında iyi namaz kılamıyor olmaktır. Bir gün Müslümanlar namazın hakkını verirse her şey çözülecektir.

Ancak Diyanet’in “fakirlik kaderdir” temalı son hutbesi Türkiye’de ekonomi ve toplum ilişkileri konusunda daha can sıkıcı bir noktaya da işaret ediyor. Şöyle ki bu anlayış Türkiye’de sürdürülebilir bir fukaralık yaşanmasına katkıda bulunuyor.

Rasyonel olarak insanların ekonomiden beklentisi şudur: Hükümetin uyguladığı ekonomik programlar başarılı olmazsa ve bu başarısızlık kendini yüksek enflasyon ve yüksek işsizlik olarak gösterirse siyaset bir değişimi doğurur.

Ancak bu modern bir hesaplamadır ve ne yazık ki ekonomik konulara modern olmayan – yani geleneksel olarak – açılardan bakan toplumlarda aynı sonucu vermeyebilir. Şaşırtıcı biçimde ekonomik sorunlar artsa bile kültür, din, enformel ilişkiler hiçbir sorun yokmuş gibi yaşamı devam ettirebilir.

Hal böyle olunca, toplum ve ekonomi arasındaki rasyonel bağ kopmuş olur. Öte yandan bu durum sadece dinin etkisi ile sınırlı değildir. “Fakirlik kaderdir sabredin” düşüncesinin pratik sonuçları ile “karşılıksız bile olsa çek birbirimizi idare edelim” diye işlerine devam eden firmalar sonuçta aynı şeyi yapmakta.

Örneğin bütün acı sonuçlarına rağmen iflas, modern iktisatta doğal bir durumdur. Başarısız firmaların iflas etmesi uzun dönemde faydalı bir durumdur. Ancak, Türkiye’de ekonomi ve toplum arasındaki bağın rasyonel olarak işlememesinden dolayı pek çok fiili müflis firma hayatına devam eder. Ekonomi bilimine göre esasen iflas etmiş firmanın hayatını türlü enformel entrikalarla sürdürmesi ise toplumu zayıflatmaktan başka bir sonuç üretmez.

Türkiye’yi idare edenlerin başarısızlıklarının ve yeteneksizliklerinin sonucu olan pek çok ekonomik ve siyasi sorun böylece halk tarafından yüklenilir. İşin garip tarafı ise devletin hatalarını gönüllü olarak üstlenmek olan bu durumun “Türkiye’de Batı’da olmayan yardımlaşma var, ne güzel işte” gibi söylemlerle benimsenmesi.

Aslında hikâyenin özü yöneticilerin başarısızlıklarının olumsuz faturasının gönüllü olarak halk tarafından sahiplenmesidir.

İşte Diyanet’in kaderci din yorumu bu resmin önemli bir parçasıdır. Toplumun “neden bu sorular çözülmüyor?” diye hesap sorması gerekirken, din burada devreye girmekte “bütün olup bitenlerin Tanrı’nın uygun gördüğü kader” olduğu söylenmekte.

Böylece karşılıksız çeki kullanmaya devam eden firma, camide fakirliğin kader olduğuna inanan mümin, işsiz kalmış kızına para yollayan baba şeklinde büyük bir sosyal ağ, siyasilerin hatalarını üstlenmekte.

Burada kazanan yöneticilerdir. Ancak daha vahim konu şudur: Bu şekilde karmaşık ilişkilerin çalışması Türkiye gibi ülkelerde modern dinamiklerin çalışmasını engellemekte.

Bunun sonucu İstanbul gibi yüksek derecede deprem riski olan bir kentte binlerce sağlam olmayan bina inşa edilebilir, enflasyon ve işsizlik sürekli yüksek olduğu halde iktidarın desteği devam edebilir. Çünkü her bir alanda başarısızlığın ve iflasın bedeli halkın gönüllü feragati ile geçiştirilmektedir.

Durumu şöyle bir örnek ile açıklayabiliriz: Başarısız bir firma var ve her bir projesi sürekli olarak zarar ediyor ancak kredi verici banka her seferinde bu firmaya yeni kredi veriyor. Türkiye’de halk ve devlet arasındaki ilişki tam olarak böyledir.

Pratikte Türkiye’de o nedenle – bazı ciddi istisnalar hariç – bir tür sürdürülebilir kriz yahut sürdürülebilir fukaralık modeli ile karşı karşıyayız. Din, kültür, sanayii sitesindeki firmalar arasındaki ilişkiler dahil çok karmaşık bir enformel düzen, modern ekonominin (ve tabii siyaset biliminin) öngördüğü kopmaların olmasına Türkiye’de izin vermemektedir.

Peki, bu bir başarı yahut meziyet midir? Hayır değildir çünkü bu modelin iki büyük sonucu vardır: Birincisi, sürekli olarak vasat yahut fakir kalmak, ikincisi ve daha vahimi ise sürekli olarak geleceği de ipotek etmek ve gelecektekilerin de bizim gibi vasat bir toplum olarak yaşamasına yol açmak.