• 2.04.2020 00:00

 “Biz farklıyız”, “süreci çok iyi idare ediyoruz” gibi alışılmış Türk iyimserliğiyle girilen korona krizinde iki gelişme durumun hiç de öyle iyimserlikle geçiştirilemeyeceğini gösterdi.

Birincisi, Türkiye maalesef kısa sürede neredeyse bütün dünyada korona vakası artışı bağlamında en hızlı mesafe kateden ülke haline geldi.

İkincisi, gelişmiş ülkeler büyük finansal paketler açıklayıp çalışamayan vatandaşlarına maaşlarını garanti ederken, Türkiye çalışamayanlara maaş ödemek bir kenara kendisi yurttaşlardan yardım istedi.

Doğal olarak her iki gelişme de Türkiye’de bir süredir halk ve devletin el ele vererek kurduğu zihin konforunu alt üst edecek nitelikte.

Özellikle yardım kampanyasının başlatılması değişik sınıfsal gruplar açısından son derece sembolik bir hadise. Şöyle ki, gelir seviyesi düşük vatandaşlar, bunu “para bitti” olarak değerlendirir.

İş adamı, sanayici, esnaf ve tüccar içinse bu hadise daha alarm verici olarak okunur. Bu gruplar, “para bittiyse devlet bundan sonra harcanacak parayı nereden bulacak?” sorusuna yoğunlaşır. Kasabalardan büyükşehirlere piyasa oyuncularının, iktidarın siyasetini kendi menfaatleri açısından artık sıkıntılı göreceği açık.

Burada şunu hatırlamak gerekiyor: Erdoğan, halktan para istemenin olası siyasi risklerini ve bazı kesimlerce nasıl anlaşılacağını muhakkak düşünmüştür. Belli ki Erdoğan yardım toplama kampanyasını hem ekonomik hem siyasi mobilizasyon nedenleriyle yapıyor.

Bu kampanya Erdoğan için artık bir tür organik/dinsel ilişki içinde olduğu tabanı arasında yeni bir mobilizasyon enerjisi üretebilir. Nitekim korona krizinin başından itibaren minarelerden okunan dualar da bu yaklaşımın bir yansıması. “Minareden edilen dua ile hastalığa çare bulmanın” ne bilimsel ne İslami bir referansı olmadığını herkes biliyor. Bunlar esasen zaten dinsel görünümlü siyasi eylemler. Hatta genel olarak Türkiye’de din artık siyasettir.

Öte yandan belli ki Erdoğan, tüccar ve sanayiciyi çantada keklik görüyor. Bunun da birkaç nedeni var: Bir kere, bu gruplar 10 yıldır Erdoğan ile bir tür simbiyotik ilişki kurdu. Neredeyse 10 yıldır “ucuz krediler” neden dağıtıldı sanıyoruz?

Bugün devlet, vatandaştan para isteyecek duruma geldi ise toplanan kaynakların daha önce “ucuz kredi” yoluyla piyasaya aktarılmasının rolü mutlaka var. Dolayısı ile piyasa aktörlerinin “kızgınlığını içine atmasından” başka bir çaresi yok. “Ucuz krediler,” “büyük ihaleler” ile bağlandıkları devlet ne isterse yapacaklar. Artık Türkiye piyasası bir nevi “yarı memurlaştırılmış” halde.

Dolayısı ile kriz ile ilgili “resmi politika” zaten epeydir devam eden dinsel-milliyetçi popülizmin günümüze tekrar uyarlanması. Yaşanan sorun çok büyük ve ekonomik yansımaları da ağır olduğu için belli ki popülizmin dozajını çok arttırmak gerekecek.

Ancak ne olursa olsun yaşanan krizin ekonomik sonuçlarının bir kesim vatandaşta siyasi yönelim değişikliği yapacağı muhakkak.

Erdoğan’ın da zaten stratejisi bu kaybı tamamen durdurmak değil, krizi en az hasarla geçip daha sonra toparlanmak. Bu ise mevziiyi korumak anlamına geliyor: Yani, esas vurgu, AKP ve MHP tabanlarını meydana getiren İslami ve milliyetçi hassasiyete sahip kitleye yapılacak.

Doğal olarak bu tür bir siyaset sanki Türkiye’de sadece AKP-MHP söylemini benimseyen yurttaşlar yaşıyormuş gibi dizayn edilmiş bir devlet ve siyaset görüntüsü verecek. Her kesimi kucaklayan üst siyasal söylem ve kimlik tamamen buharlaşacak. Erdoğan neredeyse artık her konuşmasında bir ayet yahut hadise atıfta bulunuyor. Ortağı Devlet Bahçeli de kendi siyasi meşrebince Erdoğan’a destek olarak her konuyu milliyetçi bir var oluş meselesi olarak tanımlıyor.

Dolayısıyla her geçen gün Türkiye’de artık uzlaşması zor, hayat tarzı, inanç, aile yaşamı gibi mikro ve makro konularda birbirinden farklılaşmış gruplar birbirinden daha da uzaklaşıyor.

Siyasette gerçekçi olmak gerekiyor: AKP ve MHP idaresi, seküler yahut Kürt yurttaşları içine alacak bir üst kimlik kuramaz. O yüzden bu idarenin söyleminin dışında kalanlar ikna edilemeyeceği için bir tür siyasal boyunduruk ile yönetilecektir.

Orta ve hatta uzun vadede AKP-MHP iktidarının reel bir sorun çözme yeteneği kalmadığı için şapkadan çıkacak birinci tavşan türlü duygulu sözler altında aslında vatandaşın devleti sırtlamasıdır. Esasen bu Türklerin trajedisidir: Devlet özünde bir araçtır. Ancak, bazı istisnai zamanlar dışında genelde Türkiye’de insanlar devlet tarafından araçsallaştırılmıştır.

Şapkadan çıkacak ikinci tavşan ise alla Turca bir Robin Hood düzenidir. Zaten düzenli vergi ödeyen ve üreten az sayıda insanın birikimi ve vergisi devlet tarafından toplanacak ve devlete dayanan kesimlere dağıtılacaktır. Bu dağıtım sürdükçe milyonlarca insan popülizmin gönüllü temsilcisi olacaktır.

Vasat insanların, akıllı ve yetenekli insanların bilgi ve parasını kullandığı bir düzen bu. Bir vakit sonra çok yetenekli ve çok eğitimli insanlar kendini lejyoner yurttaş olarak bile düşünecektir.

Korona krizi Türkiye’de bir iktidar değişikliğini tetikler mi bunu bekleyip göreceğiz. Ancak şurası kesin: Kriz, Erdoğan’ın siyasal gücünü ciddi biçimde budadı. İdlib krizinde Türkiye karşısında Rusya olunca ister istemez geri adım atmıştı. Korona krizinde büyüyen ekonomik dalga Ankara’nın nefesini kesti. Reel ve büyük krizler siyasetin on yıllık fiyakasını bir saniyede sıfırlayabilir.