• 21.09.2021 00:18
  • (179)

Kemal Kılıçdaroğlu’nun HDP’nin Kürt sorununun çözümü için “meşru muhatap” olduğunu söylemesi bir tartışma başlattı.

Belli ki muhalefet partileri, “bir kaza çıkarmadan” Kürt oylarını almak istemektedirler. Böylece PKK ve Öcalan gibi riskli konulara bulaşmadan güvenli bir yoldan HDP seçmeni ile temas sağlanmaya çalışılmaktadır.

Bu yöntem aslında içinde AKP de olmak üzere pek çok aktörün öteden beri savunduğu ve ana akım olarak isimlendirilebilecek bir strateji.

Buna göre Kürtlerin, PKK ve Öcalan’dan vazgeçmesi, bunların yerine şiddete bulaşmayan ve barışçıl siyaset yapan bir parti ile Türkiye siyasetine katılmaları bekleniyor. “Şiddetle arana mesafe koy” şeklinde bir sloganı olan bu görüş uzun yıllardır tekrar ediliyor.

Ne var ki Kürtleri barışçı yollarla siyasete davet eden bu görüş bizzat devlet tarafından zayıflatıldı. Nitekim, görünürde Öcalan ile rekabet edebilecek karizmaya sahip isim Selahattin Demirtaş hapse konuldu. 

Dahası, Demirtaş’ın siyasi etkisine karşı bir denge oluşturması için ‘devlet’ Öcalan kartını – İstanbul seçimlerinde olduğu gibi – kullanmaktan çekinmedi.

Dolayısı ile Kürtlere yönelik “PKK ile arana mesafe koy, yoluna barışçıl bir yapı ile git” tavsiyesi bizzat ‘devlet’ tarafından akamete uğratıldı. 

Hal böyle olunca ortada garip bir vaziyet var: Kürtlere, Öcalan’dan kopması söylenmekte ancak bir ikinci Kürt lider çıktığı zaman ona da hayır denmektedir.

O nedenle burada daha yapısal bir konuyu tartışmak gerekiyor: Kürt milliyetçiliğini temsil eden iki büyük akım var. 

Bunlar, Öcalanizm ve Barzanizm.

Bu vaziyet Türkiye’de kahir ekseriyetin ne kadar hoşuna gider o ayrı bir mesele, ancak çağdaş Kürt kimliği/milliyetçiliği, kendisini Öcalanizm ve Barzanizm (önce Molla Mustafa Barzani ve bugün Mesud Barzani) üzerinden gerçekleştirmekte.

Genel olarak da Türk devlet geleneğinin hem Öcalan hem Barzani’ye  bakışı “yukarıdan” ve “küçümseyicidir.” Şu sıralar Barzani’nin konjonktürel etkisi yüzünden belli olmasa da Barzani de esasen Öcalan gibi “küçümsenen” bir tür “aşiret reisi” olarak görülen aktördür.

Burada sıkıntı ise şudur: Gurur, Türk devlet geleneğinde aşırı derece merkezi bir rol edinmiştir. Bunun sonucu olarak Türkiye, Öcalan ile müzakere etmeyi kabul etmez. 

Halbuki, siyaset biliminin evrensel kuralı şudur ki devlet herkesle görüşür. 

Bir müzakere, sonuçlarının olumsuz olduğu nedeni ile eleştirilebilir. Ancak özünde müzakere etmek – kiminle olursa olsun – yanlış bir şey değildir.

Fakat Türkiye’de siyasetin ironik tarafına bakın ki, bugün muhalefet, Erdoğan’ı geçmişte Öcalan ile müzakere ettiği için eleştirirken, Erdoğan da muhalefeti PKK ile iş tuttuğu için eleştirmekte.

Sonuçta kaprislerle, gururla ve ‘çocukça’ karşılıklı ithamlar ortamında Kürt sorunu derinleşerek daha büyük bir yaraya dönüşmekte. Burada CHP’li olsun, AKP’li olsun, MHP’li olsun herkesin yüzleşmesi gereken bir gerçek söz konusu: 

Barzani ve Öcalan gibi aktörleri yok sayarak Kürt sorununda bir yere gitmek neredeyse imkansızdır.

Öcalan, “bebek katili,” “terörist başı” gibi bir nefretle anılıyor. Devletin de Öcalan’a bakışı zaten belli. Ancak bütün bunlar – doğru yahut yanlış – bir gerçeği değiştirmiyor: 

Öcalan, %10 civarında oy hareketliliği sağlayan geniş bir yurttaş kitlesi için “bebek katili” değil.

Şu soruyu soğukkanlı olarak tartışmak gerekiyor: Kürt siyasetinin meydana gelişinde ideolojik ve pratik düzeyde etkili olmuş bir aktörün hiç yokmuş gibi düşünülerek bir çözüm bulunmasına imkânı var mı? 

Kürt siyasi hareketini destekleyen tabanın Öcalan’ı bir kenara atıp yoluna devam etmesi gerçekçi bir düşünce midir?

Buna benzer bir örneği Hizbullah’tan hatırlayalım. Türkiye Hizbullah’ının lideri Hüseyin Velidedeoğlu canlı yayında öldürülmüş daha sonra bir vahşet sembolü olarak kamuoyuna sunulmuştu. 

Peki bugün yılda kaç Kürt, Velidedeoğlu’nun mezarını ziyaret ediyor? Peki, bu hareketin devamı olan Hüda-Par bugün meşru bir siyasi aktör olarak görülmüyor mu? Hüda-Par’ın temsilcileri önde gelen AKP’liler ile görüşmüyor mu?

Siyaset, kavga etmek ve öldürmek yerine birbiri ile görüşmek için vardır. Bu açıdan devleti yönetenlerin herkesle görüşmesi doğaldır.

Peki, Türkiye, Öcalan konusunda “yok sayma” siyasetini benimserse bu iş nereye varır? 

Bunu bilmek için müneccim olmaya gerek yok. Az çok Türkiye’yi bilen birisi geleceğe yönelik birkaç “spoiler” verebilir.

Öcalan bugün 72-73 yaşında. Filmi on yıl ileriye saralım. 82 yaşındaki Öcalan, hücresinde bazı doğal hastalıklarla boğuşmaya başlayacaktır. Bu gelişmeler, Kürtler üzerinde hassas bir konu haline gelecektir.

Filmi 15 yıl ileriye saralım. Öcalan’ın 87 yaşında hücresinde öldüğünü düşünelim. Devlet tarafından “terörist başı” unvanı ile hücreye konulan Öcalan’ın cenazesi buradan pek çok Kürt için yarı mistik bir varlık olarak çıkacaktır. 

Daha sonra Öcalan, Türk siyasetinin kangren olmuş sorunlarının ürettiği ve içinde Adnan Menderes, Şeyh Sait, Seyit Rıza, Deniz Gezmiş, İbrahim Kaypakkaya, Ahmet Kaya gibi kişilerin olduğu “ruhlar panteonuna” katılacaktır.

“Ruhlar panteonuna” katılmış biri ile uğraşmak hücresinde oturan biri ile uğraşmaktan çok daha zordur. Daha kötüsü bize hayatımızı dar etmiş sorunları gelecek nesillerin omuzuna – üstelik ne kadar süreceği belli olmadan – yüklemektir.