• 27.12.2021 23:00

Hem İslamcı hem Kemalist Türkiye-merkezciliğin kabullerinden birisi Türklerin Araplara göre daha ilerlemiş millet olduğudur. Halbuki Arapların devrim konusunda olduğu gibi bazı alanlarda Türklerden daha ileri siyasi bilince sahip olduğu düşünülebilir.

Burada demokrasiden bahsetmiyorum. Siyasal bilinç kavramını merkeze koyuyorum. Bu konu hakkında pek çok çalışma var. Ancak bir fikir vermesi açısından John Hopkins Üniversitesi’nden Ebelia Hernandez’in yaklaşımını esas alıyorum.

Buna göre siyasal bilinç, insanların politik sosyalleşmesi sonucu elde ettikleri aktivizm, protesto etme ve nihayet isyan etme özellikleri anlamına geliyor.

Dolayısı ile siyasal bilincin en üst düzeyi devrim (ihtilal) yani devleti/rejimi doğrudan isyan yolu ile değiştirmek olarak tanımlanabilir.

Devrimin şok edici, altüst edici bir siyasal bilinç anlamına geldiğini görmek gerekiyor.

Max Weber’in ünlü tanımında devlet, şiddeti meşru olarak kullanmaktır. Halbuki devrimde halk şiddeti devlete karşı kullanır ve bunun meşru olduğunu kabul eder. Bir bakıma devrim, halkın doğrudan devletini ‘dövmesidir.’

Siyasi tarihte devrim yapmış yahut yapmayı denemiş devletleri o yüzden ayrı olarak ele alırız. Bazı örnekleri Crane Brinton, Devrimin Anatomisi adlı kitapta ele almıştır. Başka pek çok çalışma da bulmak mümkündür.

Brinton, kitabında 1789 Fransız, 1911 Rus, 1649 İngiliz, 1765 Amerikan devrimlerini çalışmıştır. Tarihte devrim yapan yahut devrime karışan başka milletler de vardır. Örneğin bütün devrim literatürü, 1791-1804 Haiti Devrimi’ne büyük önem verir. 1979 İran Devrimi de önemlidir.

Bir devrim türlü (yani kimine göre iyi kimine göre kötü) sonuçlar verebilir. Burada önemli olan bir toplumun devrim yapacak bilince ve bunu gerçekleştirecek yeteneğe sahip olmasıdır.

Devrim teorileri açısından bakarsak Arap Baharı açık biçimde bir devrim denemesidir. Araplar, Tunus’tan Yemen’e devletlerine isyan etmiş, siyasal rejimlerini kendi elleriyle yıkmış ve yeniden kurmayı denemiştir.

Nitekim çeşitli bilim adamları, Arap Baharı’nı, devrim kuramları açısından ele aldılar. Örneğin Negin Nabavi International Journal of Middle East Studies’teki makalesinde Arap Baharı’nı İran devrimi ile kıyaslayarak ele almıştır.

Ben de Türkiye’deki kamusal tartışmaya katkıda bulunsun diyerek Arap Baharını ele alan bir kitap yazmış ve başlığını Yarım Kalan Devrim olarak koymuştum.

Bu kitapta Arap Baharı konusunda şu benzetmeyi yapmıştım:

“Tarihçi A. J. P. Taylor, 1848 Devrimleri sırasındaki Almanya için “tarih, bir dönüm noktasına ulaştı ama o noktayı dönemedi” demiştir. Gu?nu?mu?zde gelinen yer itibari ile de aynı şekilde Arap İsyanları için “Ortadoğu’da tarih bir dönu?m noktasına ulaştı ancak orayı aşamadı” denilebilir. Arap İsyanları ile Tunus’ta başlayan süreç, bu?tu?n Ortadoğu’yu hiç olmadığı kadar önemli bir kritik eşiğe taşımış ancak tabiri yerinde ise tekerlek eşiği geçememiştir.”

Ancak buna rağmen Arap Baharı olarak adlandırılan devrimsel süreç, siyasal bilinç açısından Arap dünyasında önemli bir sıçrama anıdır.

Nitekim, sonuçları değişik ülkelerde farklı olsa bile, sonuçta Arap baharında insanlar, devrimsel bir yöntemle Ben Ali, Mübarek ve Salih gibi onlarca yıldır ülkelerini otoriter yollarla sömüren liderleri yıkmıştır. İnsanların kendi devletlerine göz dağı vermesinin siyasal mirası uzun vadeli olarak önemlidir.

Burada mevcut literatürde Batı demokrasinin (içine Amerikan demokrasisini de alacak biçimde) doğuşunda sadece devrimlerin değil hatta iç savaşın oynadığı ‘olumlu’ miras üzerine büyük bir tartışma bulunduğunu hatırlamak gerekiyor.

Halbuki, devrim teorileri açısından bakarsak Türkler bir devrimsel sürece hiç girmemiş bir millet olarak görünüyor. Dolayısıyla, siyasal bilincin bir tür ileri düzeyi olan devrime göre Arapların bir adım Türklerden gelişmiş olduğunu kabul etmek gerekiyor.

Bu noktada bazıları Türk demokrasisini hatırlatacaktır. Halbuki bugün itibari ile Freedom House verilerine göre Türkiye artık tipik otoriter bir Arap ülkesi gibi “özgür olmayan” olarak tanımlanıyor. Freedom House’a göre Türkiye’de özgürlük notu 32, Irak da ise 29’dur.

Öte yandan seçimler konusunda da birkaç laf etmek gerekiyor:

Türkiye’de insanlar 1946’dan beri çok partili hayat bağlamında oy veriyor. Ancak bu, tabandan gelen bir mücadelenin sonucu değildir. O yüzden yerel seçimlerde İstanbul örneğinde olduğu gibi devlet “seçimi kabul etmiyorum” deyince herkes evinde oturup beklemektedir.

Yani, devletin lütfu yüzünden seçimlerin olması esasen bir politik bilinç anlamına gelmemektedir. Devlet lütfettiği sürece bir yerde yüz yıl seçimler yapılabilir.

Buradaki görüntü ile sosyal dinamiklerin yokluğu zıtlığını gözden kaçırmamak gerekiyor. Bir şeyin sürekli oluyor olması kadar o şeyi sürekli yapan dinamiğin (devletin lütfu mu? Halkın caydırıcı gücü mü?) ne olduğu da önemlidir.

Önümüzdeki bir seçimde AKP idaresi değişse bile bu sorunsalın uzun vadede aynı sıkıntıları doğuracağı unutulmamalıdır.

Nihayet burada din ve kültürü de eklemek gerekiyor. Türkiye’de maalesef devletten çekinen, etliye sütlüye bulaşmayan bir insan tipi övülmekte ve buna da güya “Türk İslam’ı yahut Hanefi yorumu” denmektedir.

Politik liderlerle mücadele etmekten çekinmeyen ve yeri geldiğinde politik muhalefeti dindarlığın ölçüsü olarak gören Ebu Hanife’nin Türkiye’de devlete itaat mezhebine dönmesi sanırım ayrı bir garabettir.