• 4.01.2022 06:44

Geçen hafta iki gelişme başta AKP karşıtları olmak üzere çeşitli Sünni gruplar tarafından ‘şaşkınlıkla’ karşılandı.

Bunlardan birincisi İç İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun “yaptıklarımızı bize Allah yaptırıyor” demesi ikincisi ise Hayrettin Karaman’ın hükümetin kur garantili mevduat sistemini dinen caiz ilan etmesi.

Soylu’ya verilen tepkilere bakınca insan şunu düşünüyor: Sanki tarihte ilk defa Muaviye dini siyaset için kullanmış ve ondan sonra 1400 sene geçmiş ve ikinci olarak bunu Soylu yapıyor. Muhalif Sünniler de haklı olarak buna kızıyor!

Halbuki yüzyıllardır sistematik olarak sorumlular sorumluluğu üstlenmemek için yahut kendi keyfi kararlarını meşrulaştırmak için kader inancını suiistimal etmiştir. Hatta bu bir tür alışkanlığa dönmüştür.

Öyle ki bu vaziyet, tuhaf bir duruma yol açmıştır:

2. Abdülhamid ve Yavuz Selim gibi dini siyasi amaçla kullananlar daha sonraki nesiller tarafından bağlamlarında ayrı olarak bir tür “evliya” gibi algılanır olmuştur.

Halbuki Abdülhamid için pan-İslamizm dönemin koşullarında mızrağın ucuna bayrak takmak gibi bir şeydi.

Aynı şekilde siyasi kariyeri Müslümanlarla savaşmak ve Müslüman öldürmekle geçen Yavuz Selim, Mısır seferine giderken peygamber çölde görünür ve orduya yol açar. Bu meşhur menkıbe, bize şunu söylüyor: Belli ki askerler Müslümanlarla savaşmaya gönüllü değildi ama araya peygamber sokulunca bu iş kolaylaşacaktı.

Sonuçta siyasi amaçlarla dinsel motiflerin havada uçuştuğu bu dönemler sonrakiler tarafından bağlamsız okunmuş ve sözü edilen devirlerin siyasi liderleri bir tür dini kahraman ilan edilmiştir.

Bugün Türk muhafazakarlarının neredeyse hemen hepsi hem Yavuz Selim’e hem Abdülhamid’e bir tür ‘veli’ gibi bakar. Halbuki bazı açılardan ikisinin de iktidar kavgası yüzünden cinnet halleri olduğu için kısmen ‘deli’ olarak görünmesi de pek mümkündür.

Bu açıdan bakınca bugün Soylu’nun yani AKP’nin yaptığı yanlış ama bir icat değil. Liderlerin sorumluluk almadan sorumluluğu ‘yolun kaderine’ yani doğrudan Tanrı’ya yüklemesi Türkiye’de neredeyse bir adet.

Aynı biçimde devlet araya girdiği için bir ekonomik modeli meşru gören Karaman’a verilen tepki de şaşırtıcı.

Fıkhın en küçük konusunda deve inadı ile değişime direnen Sünni ulemanın tabii yüzyıllardır parasal mevzularda reformcu tavrının göz kamaştırıcı olduğunu teslim etmemiz lazım.

“Peygamber tüccardı, özel mülkiyet İslam’ın temeliydi” diye başlayan hikâyede Osmanlı’da mülk devletin olmuştur. Arazi Kanunnamesi 1858’de Batılılaşma ile kabul edilmiştir. Bu arada gün gelmiş para vakıfları caiz olmuş gün gelmiş özel mülkiyete el koymak caiz olmuştur…

Nitekim, 1980lerde verdikleri vaazlarda özel emekliliği “enginlikleri ile kendi dünyalarında” reddeden bazı hocaların peşinden gidenlerin kurduğu İslami banka, 2000lerde yine Karaman’ın fetvası ile özel emeklilik işine girmiştir.

Burada işin püf noktası şudur:

Türk geleneğinde ‘İslam’, devlete siyasi gerekçe ile on günlük bebeği öldürme fetvası vermiştir. Bundan sonra devlet araya girince fıkıh, deveye “bu deve değil karpuzdur” bile diyebilir. Tabiri caizse ip elden çıkmış ve devletin elinde bir kırbaca dönmüştür.

Halbuki Müslümanların şunu anlaması gerekiyor: Osmanlı devleti değil Osmanlı ile beraber aynı gün Abbasi devleti bile çökecek olsa masum bir insan hele bir bebek öldürülmez. Bu bir vahşettir, ahlaksızlıktır. Böyle bir eylem o dönemde açık bir İslami norm olduğu için de “yok dönemin koşulları” gibi laflarla izah edilemez.

Bir odaya Tayyip Erdoğan’ı, Fethullah Gülen’i, Cübbeli Ahmet’i koysak onlara “hangi şartta olursa olsun sonra hiçbir siyasi gerekçe ile bir bebek öldürülemez. Bu yapan velev ki Sultan Mehmet olsun ahlaksızlıktır, vahşettir” dedirtebilir miyiz?

Dedirtemezsek, bugün devleti aynı kafa ile çocuk yaştaki askeri lise öğrencilerini müebbet hapse atmaktan vaz geçiremeyiz.

Çünkü bu aynı gelenek.

O nedenle araya devlet girince ‘halkın tepkisinden Mercedes almaktan çekinen’ ulema da fetvayı yapıştırıyor.

Nitekim bunun sağlaması da şudur: Bugün Türkiye’deki dindarları otoriterlikten vazgeçirmek için sabah akşam Avrupa hukukunu hatırlatıyoruz.

Bu yazıda ben Sünniliğin eleştirisini yapmıyorum.

Sünnilik beğenelim beğenmeyelim böyle bir mirası içinde bugüne getiriyor.

Doğal olarak Sünniliğin hakkını veren bir hoca, bu yazıda benim eleştirdiğim her noktanın karşısında bir şeyler öne sürebilir.

Benim burada altını çizmek istediğim şudur: Sünni geleneğin yüzyıllarca tekrar ettiklerini bugün Türkiye’de görünce şaşırmak bizleri yanıltıcı bir noktaya götürür.

O zaman insanlar şunu düşünür: “Bu eleştirilerin altında felsefi bir itiraz yok” ancak ‘sen yaptığın için itiraz ediyorum” var.

Nitekim bugün Soylu’ya kızanlar, farklı ekollerden olsa bile Sünniliğin yenilenmesi için çalışmış Mustafa Öztürk, Mustafa İslamoğlu, Hayri Kırbaşoğlu, İlhami Güler gibi isimleri mahallelerine dahi yaklaştırmazlar.

Halbuki şunu iyi görmek lazım:

Yüzyıllardır bir paradigmaya bütün sorunlarına rağmen neşter vurulmadı. Bu paradigmanın bir gün popülist bir liderin elinde bir falaka sopasına döneceği belliydi.

Nitekim öyle de oldu.

O yüzden şimdi sopayı atan da sopayı yiyen de “Allah” diyor.