Gürbüz ÖZALTINLI
Gürbüz ÖZALTINLI

Gazete: Serbestiyet.com

Üç dava ve değişim

  • 20.09.2011 00:00

SANTORINI /“Ben?.. Ama, ben her şeyi devletim için yapmıştım.”

Yeşilçam’ın bilge, yaşlı, kırık sesi olsaydı bende; şimdi, “Evladım senin devletin bir katildi” demek isterdim omzuna elimi koyup.

Bu ses; mesleğini ciddiye alan, kendisini hukuka karşı sorumlu hisseden bir ceza heyetinden geldi geçen hafta...


Mehmet Ağar
suç işlemek için örgüt kurmaktan altı yıl ceza aldı.


“İyi halden”
cezası bir yıl indirildi ve beş yıl üzerinden hüküm kuruldu.

Aslında Mehmet Ağar’ın “iyi hali” yeni bir durum değil. Mehmet Ağar, Susurluk patlar patlamaz kısa bir bocalama döneminden sonra gidişe direnmeyi bıraktı. Gerçi, ondan daha üstte duranlar kendisinden geri çekilmesini istediklerinde, bugünleri herhalde hayalinden bile geçirmiyordu. Elindeki kudreti, hemşerilerinin oylarını cebe indirip basit bir dokunulmazlıkla takasa sokarken tekrar kapısının çalınacağı günleri bekliyordu büyük ihtimalle. Acınası bir “merkez sağ” denemesinden sonra iyice köşeye atıldı...

Bence işte önemli olan da tam bu. Yani, Mehmet Ağar’ın Türkiye’nin bütün iktidar haritasını değiştiren son on yılda, bir aktör olmamasına rağmen hesap vermekten kaçamayacağının güçlü belirtisi olarak bu mahkûmiyet kararının çıkmış olması.

Ağar’ın mahkûmiyetini, kim “siyasi hasımların tasfiyesi” olarak okuyabilir. Ağar, zaten tasfiye olmuş bir oyuncuydu. Şimdi oynadığı rolün hesabını veriyor. Hukuk, siyasetten bağımsızlaşıyor.

Hepimiz böyle bir kararın bu ülkenin mahkemelerinden, bundan on yıl önce çıkmasının hayal olduğunu biliyoruz. Politikanın, ideolojinin, hukuku ezdiği yılların o yıllar olduğunu da... Mehmet Ağar kararı yeni bir ülke kurulmakta olduğunun sayısız işaretlerinden birisidir.

Bunun için başka bir kanıtım daha var: Deniz Feneri soruşturma sürecinde yaşanmakta olanlar...

Bu dava da, Türkiye’nin geldiği bu yeni kavşakta, hukukun siyaseten manipüle edilmesinin ne kadar güçleştiğini gösteriyor kanımca. İktidara çok yakın çevrelerin etrafında yürütülen bu soruşturma, önemli isimlerin tutuklanmasına sahne oldu. Yaptıkları işlemler “tahrifat” sayılarak görevlerinden uzaklaştırılan savcılarla ilgili kamuoyunda yakın bir takip var. Bu ülkede ilk kez kamuoyu bu tür bir davanın bütün ayrıntılarını takip edebiliyor. Bakan hesap veriyor. Savcılar kendilerini savunuyor ve bu, basın aracılığıyla kamuoyuna sunuluyor. İstanbul savcısı tartışmaya toplumun duyacağı yerden katılıyor. Her şey göz önünde yürüyor. Ve daha önemlisi görevlendirilen yeni savcı iktidar partisinin belediye başkanını şüpheli sıfatıyla ifadeye çağırıyor. Ne eski İçişleri Bakanı’nın, ne onun yakın bürokratlarının dokunulamaz olduğunu düşünmemiz için bir neden bulunuyor.

Evet, kabul etmek gerekir ki bu dönüşüm AKP eliyle yürüdü. Ancak, onun ontolojik korunma güdülerini aştı.

Siyasi hareketler toplumda var olmayan duyguları, talepleri üretemezler. Zaten var olan, ama uykuya yatmış, umutsuzca geriye itilmiş istekleri cesaretlendirirler. AKP, kendi özgürlük ve hak mücadelesini yükseltirken, halkın adalet, dürüstlük, özgürlük duygularına seslendi. “Üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğü” çok güçlü bir slogandı. Topluma cesaret verdi. Onu, dürüst yönetimin, şeffaflığın, hukukun erişilebilir bir hedef olduğuna inandırdı. Uyuyan dev böyle uyandı.

Şimdi artık toplum kendisine çok daha fazla güveniyor. “Değişmezlik” algısı kırıldı. Demokratik mekanizmaların iş gördüğünü tecrübe etti.

Toplumun; verdiği oylarla generallerin gücünün kırılması arasındaki bağı kuramadığını zannederseniz çok yanılırsınız.

Geniş kitleler hareketi sürükleyen Erdoğan’ın kişiliğine, savunduğu değerlerin taşıyıcılığını atfettiler. Onu bugün efsaneleştiren, ülkenin dışında da çok önemli bir aktör olmaya götüren sürecin kalbinde, insanlarda yaratmış olduğu bu inanç yatıyor.

Evet, bu rol güçlendirir, özgürleştirir. Ama bu rol aynı zamanda kısıtlar, sınırlandırır. Omuzlayarak yükseldiğiniz değerlere ters düşmeye başladığınızda kaybedersiniz. “Dün dündür bugün bugün” dünyası kökten değişmiştir artık. Toplumun algısı, terazisi, kendisine güveni başka yerdedir. Hayalkırıklığına uğratırsanız o da sizi uğratır.

Hiçbir şeyin kolay kolay üstünün örtülemediği, aydınların sözünün her yerden işitilir olduğu bir ülkeyiz artık. Bu aydınların arasında çok güçlü, muhafazakâr demokrat sesler de var.

Buradan bakınca; Mehmet Ağar davası AKP’nin dönüştürücülüğünün teyidiyse, Deniz Feneri soruşturmasının da bu dönüşümün AKP’yi de aşan niteliğine işaret ettiğini söyleyebiliriz.

Fakat, bu karmaşık dinamiğin kalbinin kolay görülemez bir noktasında asıl başka bir dava yatıyor: Hrant Dink davası...

Dinsel farklılığın ve ırkçı Türkçülüğün “Ermeni” algılarıyla, suça boğulmuş topyekûn devlet yapısının kesiştiği kör bir noktada duran bu dava unutturulabilinir, geçiştirilebilinir zannediliyor. Gerçekten de ne kadar çırpınırsak çırpınalım, demokrat dindarların vicdanlarının sesi, sesimizle ne kadar birleşirse birleşsin, orada ağır bir taş gibi duran dava yerinden kımıldatılamıyor.

Bütün kalbimle bu sessizliğin geçici ve yanıltıcı olduğuna inanıyorum.


Toplumsal dönüşüm, zamanın ruhu ve vicdan üzerine söylenenlerin boş bir retorik olmadığına içtenlikle inandığım için böyle düşünüyorum.

Gerçek suçluları bu toplum biliyor, seziyor... Üzerlerine gidilmediğini fark ediyor...

Ne Türkçü ne de İslamcı ayrımcılığa fazla güvenmeyin derim ben muktedirlere.

Bir “Ermeni’nin” hesabını vermezsek de olur diye düşünmeyin.


“A
GOS’un önü” kanadıkça, vicdanlar da kanayacaktır. Vicdan yarası bulaşıcıdır.

Hrant’ın arkadaşlarının çığlığı boşluğa gitmiyor bunu biliyorum...

Gün gelecek, o sesi işiten kulakların çokluğuna şaşıracaksınız...


[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar