Gürbüz ÖZALTINLI
Gürbüz ÖZALTINLI

Gazete: Serbestiyet.com

Havadan sudan

  • 1.11.2011 00:00

Benim anneannem uzun yaşadı. Anne tarafım hayata sıkı tutunanlardandır zaten. Eş dost arasında, özellikle annemin yaş günlerinde (yaş günü kutlamaları bizim ailede atlanmaz) anlatıp gülüştüğümüz bir olay vardı. Abim kırklı yaşlarında, duraktan kalkmak üzere olan belediye otobüsüne koşup yetişiyor; binerken şoföre “Bir saniye durun annem de geliyor” diyor. O yıllarda yetmişini aşmış olan annem, tık nefes otobüsün merdivenlerinden tırmanırken arkasına dönüp sesleniyor: “Hadi anne biraz çabuk ol.” Şoförün anneme “Hanım senin de mi annen var” sorusunu, abartılı şaşkınlık mimikleriyle taklit eder gülerdik. Kadıncağız da, yetmişli yaşlarını hatırlatan bu olayı ağzını eliyle kapatıp gizli bir gülücükle geçiştirirken, “En güzel yaşlarmış meğerse yetmişler” derdi. Annemin “en güzel” yaşları, bulunduğu yaşa göre geriye doğru onar yıllık dilimler olarak değişti durdu. En son, 80’lerde durdu “en güzel” yaşlar. Annemi 93 yaşında kaybettik. Geçen sene 24 ocakta.

İstanbul’da çok sevdiğim bir arkadaşımla tıksırıncaya kadar içip, bet seslerimizle şarkılar söyleyerek mahalleyi ayağa diktiğimiz; karşılıklı komikliklerimizle sokaklar dolusu kahkahalar saçtığımız bir gecenin sabahında, Ankara’dan geldi ölüm haberi. “Al” dedi bana hayat, “al da gör bakalım kaç yüzüm varmış benim”. Hakikaten lök gibi oturdu içime; en en içime...

Hâlâ telefon numarasını silemedim telefonumdan. Hâlâ, evde börek, mücver falan yaparken neyi ne kadar koyacaktık diye sorabileceğimi küçücük bir an düşünüp sonra kendime geliyorum. “Kendine gelmek” ne demekse...

Anneannem diyordum.

Ben ve çocukluk arkadaşlarım –Hamit, Cos (Sedat İnce), Yaşar (Sökmensüer), Şakir (Bucak, bildiğiniz Siverekli Bucak’lardan), Murat, Fethi (Fethullah)– anneanneme “Manitu” lakabını uygun bulmuştuk. Bu, elbette anneanneme bir tanrısallık yakıştırdığımızdan değil; yerlilerin kutsallarına, somurtkanlık, nobranlık yakıştıracak kadar ayrımcılığın Amerikan versiyonuyla da malul olduğumuz için öyle olmuştu. Hiçbirimiz Manitu’yu (anneannemi) sevmezdik o sıralar. Sanırım o da bizi sevmezdi. Bu arada, yukarıda saydığım çocukluk arkadaşlarımın hepsinin erkek cinsinden olduğu dikkatinizden kaçmışsa gözünüze sokmak isterim. Aramıza lise yıllarına kadar başka bir cins sızamadı. İlk sızan Zerrin, lise ikinci sınıfta edindiğim sevgilimdi. O da, evden çıkmayı sevmeyen anneannemle karşılaşmak istemediği için bize gelmezdi. Parklarda öpüşürdük. Çok medeniydi o yıllarda parklar. Şimdi “karşı devrimden” sonra nasıl, bilmiyorum.

Anneanneme döneyim.

Daha doğrusu anneannemle annemin ilişkisine...

Evet, anneannemi biz sevmezdik ama annem deli gibi severdi annesini. Annemin anneanneme olan sevgisini gördükçe, hayatta sadece “anne” olmanın, başka hiçbir sevilecek özelliği olmasa da insana, en azından doğurduklarının sevgisini garantilediğini düşünmüşümdür.

Manitu bir gün pat diye düştü yere. Hiçbir doktor, kalçası durup dururken kırıldığı için mi düştü, yoksa düştüğü için mi kırıldı, bunu bilemedi. Ama bir daha o kemiğin kaynamayacağını, anneannemin ölene kadar yatağa bağımlı ve ağır bakım gerektirecek bir hasta olduğunu bildiler. Her şey de tam söyledikleri gibi oldu. Anneannem ağır ilerleyen bir ölüm sürecine girdi. Paramız olmadığı için anneme bir yardımcı tutamadık. Bir zamanlar sosyalizmden komünizme geçiliyor diye çak yaptığımız coğrafyanın perişan yoksulları da, karın tokluğuna ağır hizmet işleri görmek için buralara henüz sökün etmemişlerdi. Moldova’yı falan bilmezdik o yıllarda.

Annemin, uzayıp giden aylar içinde anneannemin ölümünü bir kurtuluş gibi bekleyişini, bunu en çok da başkaları değil kendisinden gizlemek için nasıl içine doğru büküldüğünü, dilsizleştiğini, acılaştığını unutabilmem imkânsız.

Annemin ortadan yarıldığını gördükçe, kendimi anneanneme sırf yaşadığı için kızarken yakalardım. Hayata kızmayı bilmezdim o yıllarda. Şimdi ne kadar öğrendim, ondan da emin değilim. Soyuta kızılamıyor.

Sonra anneannem öldü.

Geride hiç kapanmayacak bir vicdan yarası bırakarak. Annemle çatışmaktan yorulmayan, ancak birlikte öldüklerinde yakasından düşecek öteki annemi onun içine yerleştirerek.

İnsan.

Nedir insan?


“İyi”
ile “kötü”nün “iç” savaşıdır insan. İnsan, kendi yarattığı ahlakla, siyasetle, sanatla, kendisine karşı kafa tutuştur. Haklar yazıp, ondan yüz elli yıl sonra gaz odaları kurmaktır. Gidip gidip birden geri dönmektir insan.

Hiroşima’yı yıkan güçle, Şilili madencilere uzanan el arasında bir sarkaç.

Hep yarım kalmaya mahkûm bir doğadan kopuş macerası...

Bir grafik tasarladım kendime; daha iyi anlayayım diye.

Bir zemindeyiz. Zeminin bir tarafı mavi. Diğer tarafı kırmızı. Ama bu iki renk bir sınırla ayrılmıyorlar. Kırmızı ve mavi, bir parçalarıyla üst üste biniyorlar. Mor saha yaratıyorlar. Bu mor saha ile kırmızı ve mavi, belirsiz ve sayısız tonlarla ayrılıyorlar birbirlerinden.

Mavi “iyilik”, kırmızı “kötülük”, mor her ikisi de.

Biz, “insanlık çoğunluğu” morda duruyoruz. Maviye çalan mor, kırmızıya çalan mor, ya da mosmor... Kırmızıda duranlar da var. Mavide duranlar da. Ama onlar az. Bu sihirli zeminde herkes herkese dokunuyor. Birbirine ayna tutuyor, çekiştiriyor. Geçişler oluyor sahaların arasında. Ortalık karman çorman, kimin nerede durduğu belli değilken bir şey oluyor. Çocukluğumuzun oyunundaki gibi bir ses “tıp” diyor. Herkes o anda olduğu yerde duruyor. Ve “tıp” sesiyle, mor geçici olarak silinip aradan çıkıyor. Keskin bir hatla bölünmüş iki renk kalıyor geride. Herkes hangi rengin üzerindeyse bu nal gibi gözüküyor.

Sırp ırkçıları Srebrenica’yı kırdı geçirdi: “Tıp.”

İkiz kulelere uçaklar girdi: “Tıp.”

Breivik Norveç’te onlarca çocuk katletti. “Tıp.”

Devlet cezaevlerine girdi. (“Devlet girdi” öyle mi? Hayata dönüş... öyle mi?) Hrant kaldırıma düştü. Ahmet Kaya Kürtçe müzik yapmak istediğini söyledi. Gencecik bir kadın, bir gece yarısı aniden öldü. (“Su testisi su yolunda kırıldı” öyle mi?) Ankara’da Kumrular Sokak’ta bomba patladı. Yoksul çocukları sigara molasında yakalayan bir bomba. Tıp, tıp, tıp...

Tıpır tıpır ülkem benim...

Geçenlerde de Van’dan geldi ses.

Van’da doğa “tıp” dedi.

Kimileri televizyonlarda yakalandılar, kimileri internet sitelerinde.

İyimserliğim şurada: Binlerce yılın içinden bakınca mavi kalabalıklaşıyor diye düşünüyorum. “Kırk milyon insanı yakan, soykırımıyla, gaz odalarıyla, Hiroşima’sıyla, Nagazaki’siyle hemen daha şuracıkta duran büyük savaşı unutma” diyen sesi duyuyorum.

Bir şey söyleyemiyorum...


[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar