Gürbüz ÖZALTINLI
Gürbüz ÖZALTINLI

Gazete: Serbestiyet.com

Neden olmaz

  • 7.02.2012 00:00

İlginç bir süreçten geçiyoruz. AKP’nin giderek otoriterleştiği algısı yayılıyor. Yükselirken yaslandığı demokratik dönüşümcülük rolünün silikleştiği düşüncesi güçleniyor. Elini attığı her sorunda duraklaması, inandırıcılığını zayıflatıyor. Bürokratik iktidarı tahtından indirmiş olması dışında, sistemi dönüştürecek köklü adımları erteleyen politikasına Erdoğan’ın açıklamaları eklendikçe, hükümeti eleştiren yelpaze genişliyor.

Hükümete meydan okuyan eski Genelkurmay Başkanı tutuklanırken, 12 Eylül paşaları yargılanmaya başlamışken, sıra 27 Nisan muhtırasının hesabını vermeye gelmişken, biz; bunlardan çok, dindar kuşak yetiştirme, Paul Auster’a çatma, Denktaş’ı parlatma açıklamalarını konuşuyoruz. Bunları konuşuyoruz; çünkü Uludere’den sonra suskunluk tutumunu izliyoruz, Kürt haklarında en küçük yeni adım atılmadığını, demokratik bir anayasa sözünün unutulmaya terk edildiğini, anti-terör yasası gibi, tarihte ancak namlı faşist devletlerde var olabilecek mevzuatın ısrarla değiştirilmediğini, Alevilerin kolaylıkla çözülebilecek temel taleplerinde bile mesafe alınamadığını görüyoruz.

Bu süreci daha ilginç kılan özellik ise şu: Bütün dönüşüm süreci boyunca kararlı bir AKP karşıtlığı üreten, “sivil dikta uyarılarını” temel argüman olarak kullanan siyasi cephe, toplumda hiç bir haklılık yankısı yaratamıyor. Bütün yatırımlarını, AKP’nin otoriterleşmesi korkusu üzerine kuran bu siyaset çağrılarına, hiç bir görünür teveccüh oluşmuyor.

Bu durumu, AKP’ye destek veren sosyolojinin demokratik duyarlılıklardan farklı önceliklere sahip olduğu yargısıyla açıklayanlar var kuşkusuz. Ekonomik büyümenin, azalan işsizliğin, konut, sağlık, ulaştırma, eğitim gibi sosyal sektörler üzerinden yapılan gelir transferlerinin sürdüğü koşullarda, AKP’nin demokrasi karnesinin seçmenleri üzerinde etkili olmayacağı düşüncesi yaygın bir kanı. İslami değerler zemininin de, AKP ile toplumun buluşmasını kolaylaştıran bir çimento olarak, demokratik değerlerden daha öncelikli olduğu varsayılıyor.

Kestirmeden söylersem bu tür analizleri hem gerçekçi hem de verimli bulmuyorum.

Gerçekçi değil çünkü; gerçeğin olabilecek bir boyutuna fazlasıyla abanıp, bütünü perdeleyen bir genellemeye dayanıyor. Verimli değil; asıl yüklenilmesi gereken (demokratik) öncelikleri küçümseyen, anlamsızlaştıran bir mantık barındırıyor.

Bu çözümlemede AKP’yi destekleyen kesime atfedilen özellikler, dönemini çoktan kapatmış Türk modernist ideolojisinin şaşılıklarını taşıyor. Bu sosyolojinin “eğitimsiz ve kimliğini dindarlık üzerinden tanımlamakta” olduğu varsayılıyor. Demokratik hassasiyetlerin, “okumuş, meslekli, laik” kimliğe özgü olduğu düşünülüyor. Oysa, bu katiyen siyasal pratiğimizin doğruladığı bir önerme değil. Boş bir ezber. Biz gördük ki, “okumuş laikler” bütün dönüşüm sürecinde ordunun arkasında durmaya kolaylıkla ikna edilebildiler. “Cahil dindarlar” ise giderek artan bir kararlılıkla demokratik dönüşüm vaat eden AKP’yi desteklediler.

Sadece o mu; bilgisizlik, sıradanlık atfedilen bu kesimin, insan sermayesi olarak çok daha etkili, verimli bir zenginliği temsil ettiği ortaya çıktı. Bu, Batı merkezli kültürel kodlardan bakıldığında asla görülemeyecek bir şey. Sanat, moda, mimari vs. ne kadar anlam yüklenmiş Batı tarzı “incelik” varsa, bu yeni elitin hayatında onlardan pek bir ize rastlanmıyordu. Laik modernlerin, yeni elitin villasını, mobilyasını, kıyafetini, dinlediği müziği beğenmesi beklenmezdi. Bu çarpık elitizm, İslami düşünen ve yaşayan nüfusun insan sermayesinin kalitesini küçümsemeyi, bomboş bir böbürlenmeyi getiriyordu. Biz gördük ki, bu küçümsenen elit, dış politikadan şirket yönetimine, küresel ilişkiler geliştirmekten dev metropollerin temel sorunlarının çözümüne kadar olağanüstü dönüşümleri başardı. Otoriter laiklerin insan malzemesini de daha çıplak görme imkânımız oldu. Paşalar karşımıza çıplak çıktıkça, senelerce hangi cahillerin ülkeyi yönettiğini bilenler bile şaşırdı. Statükoyu cilalayan entelektüel düzeyin perişanlığı gizlenemez oldu.

Sonuçta; AKP’nin otoriterleşmesi olarak yorumlanan yeni söylemlerinin, “laik, sol” muhalefete kan vermiyor oluşunun adresini toplumun demokrasiye olan ilgisizliğinde aramak modernist bir körlüktür. Asıl görülmesi gereken, muhalefetin demokratik değerlere bağlılığının hiç bir inandırıcılığının olmamasıdır.

Türkiye’nin, bugünkü AKP politikalarını aşan, daha çok özgürlükçü ve eşitlikçi, daha az milliyetçi bir kitlesel siyaset üretip üretemeyeceğini bilmiyoruz. Fakat eğer bu tür bir siyaset oluşacaksa bunun hangi kökten oluşamayacağını öngörebilecek kadar tecrübe biriktirdik. Bu, otoriter modernizm damarının talip olabileceği bir rol değil. Çünkü, siyasi akıntılar bir günde oluşan mühendislik harikaları değillerdir. Köklerden gelirler, biriktirilmiş bagajları, uzun tecrübelerden geçmiş kimlikleri vardır, toplumsal hafızaya dayanırlar. Baykal’ı kasetle göndermek kolaydır. Ama topluma demokrat kimliğiyle kendini kabul ettirebilen bir partiyi kasetle falan kuramazsınız. Eski düzenin medyasının, sıra darbecilerin yargılanmasına gelince bir günde “uzun tutukluluk sürelerini” keşfetmesi, onu toplumun gözünde güvenilir demokrat yapmaya yetmez. Hayat, kopkoyu kirli bir maziyi Paris’te bir mezar ziyaretiyle silbaştan kılmaya yetseydi, işler kolaydı. Ama olmuyor işte.

Bunlar en fazla Haberal’ı, Balbay’ı milletvekili yapmaya yarar. Silivri’nin kapısında yatıp kalkarsınız. Sonra da hükümet otoriterleşiyor, peki biz özgürlükleri savunurken neden hükümetten şikâyet edenler bize gelmiyor diye sorarsınız.


[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar