Gürbüz ÖZALTINLI
Gürbüz ÖZALTINLI

Gazete: Serbestiyet.com

Gücün kaynağı ve şeffaflık sorunu

  • 14.02.2012 00:00

Çok büyük ve dönüşsüz bir hamle yapıldı. Bu atağın arkasındaki güç bileşiminin tamamını okuyabilmek kolay değil. Fakat, Cemaat’le ilişkilendirilmesi hiç kimseyi şaşırtmıyor.

Aslında, özellikle Kürt politikası üzerinden geçen bir kırılma hattı bilinmiyor değildi. Açılımın ilk günlerinin büyük kutuplaşması içinde, çatlak fazlaca sızıntı vermedi. Ama, unutulmamalı ki, ilk KCK tutuklamaları açılım söylemi henüz çok tazeyken gerçekleşti. Tutuklanan Kürt siyasetçilerinin kelepçeli fotoğrafları hâlâ akıllarda. Tutuklamaların arkası gelmedi. Erdoğan müzakere sürecinden geri dönmedi. Dönemin İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın o operasyondan rahatsız olduğu bilgisi dolaştı. Basında, hükümeti destekleyen cephede yer alan bazı kalemler yadırgatıcı sertlikte eleştiriler yazdılar Atalay hakkında. Bunlar, “çatışmanın” yüzeye yansıyanlarıydı.

Sonra hepimizin gözü önünde barış masası çöktü. Silvan’la birlikte, Erdoğan iki yıl önce açılım başladığında yediği ilk çalıma; “güvenlik paradigmasına” ikna oldu. Yaygın tutuklamalar başladı, üslup aşırı hırçınlaştı, savaş şiddetlendi.

Tam yol giderken büyük şok geldi: Uludere. Evet Uludere, Kürt politikasında hissedilen Cemaat inisiyatifi için çanların çalındığı anlamına geliyordu. Güvenlik paradigması ağır yara aldı. Hükümet çok kötü sıkıştı.

Cemaat’in bu büyük sıkışıklıktan bir MİT operasyonu çıkartmak istediği kanısı yaratan işaretlerle karşılaştık. Erdoğan’ın bu girişimi reddedişini izledik.

Hükümet bu yeni girişimi de şimdilik etkisizleştirmiş gözüküyor.

Emniyet ve Yargı eliyle başlatılan bu çıkışı, dönüşüme direnen statükoya karşı atılmış bir adım gibi sunanlar var. Eski devletin; Kürt sorunu üzerinden, PKK ile de işbirliği yaparak hükümeti sıkıştırdığı, MİT’in bu yönde kullanıldığı ima ediliyor. MİT-KCK ilişkisinin istihbarat toplama düzeyini aştığı iddiası, basına “sızdırılıyor”.

Reformcuları, demokratları bu hamlenin meşruiyetine inandırmak sanırım kolay değil. En azından benim açımdan gözle görülür bütün veriler, yapılan işin siyasi bir atak olduğuna ve hükümetle de ciddi bir hesaplaşmanın göze alındığına işaret ediyor. MİT’in hükümetin denetiminde olmadığı, statükocuların cirit attığı bağımsız bir odak olarak hükümete tuzak kurduğu iddiaları inandırıcılıktan uzak. Hakkında soruşturma açılan bütün MİT yöneticilerinin müzakere süreçlerinde aktif rol almış olmaları, asıl niyetin bu politika üzerinden hükümeti sıkıştırmak olduğunu düşündürtüyor.

İster Kürt politikasında müzakereci eğilime dönüşün önünü kesmek için olsun; ister MİT içinde tasfiye ve güç kazanmak için olsun, isterse de kimilerinin ileri sürdüğü gibi hükümetin Ortadoğu’daki rolüyle ilişkili İsrail kokulu bir meydan okuma olsun; bu girişimi mazur görmenin imkânı yok.

Hükümetin emrindeki Emniyet bürokratının Yargı’yı maniple etmesi; Yargı’nın, ancak hükümetin belirleyebileceği Kürt siyaseti üzerinde etki yaratabilecek tasarruflarda bulunması asla kabul edilecek bir durum olamaz. Devletin istihbarat teşkilatının da hangi kadrolar eliyle yönetileceği kararı, kuşkusuz toplumun onayıyla seçilip yürütme sorumluluğu üstlenmiş siyasilere aittir.

Son derece önemli işlerin yapıldığı, darbecilerin gücünün kırıldığı değişim sürecinde, bu değişimi sürükleyen güçler arasında asimetrik bir iktidar haritası oluşmuş gibi gözüküyor. Bir tarafta gücünü temsilden alan parlamenter yapı. Burada Erdoğan ve ekibini görüyoruz. Diğer tarafta toplumsal temsili hakkında bilgi sahibi olmadığımız, kendisini toplumun açık onayına sunmayan ve gücünü devletin Yargı ve güvenlik bürokrasisindeki denetiminden alan yapı. Burada da Cemaat’i görüyoruz. Daha doğrusu “hissediyoruz”, çünkü şeffaf değil. Bu “hissedişlerin” hayatta bir karşılığı varsa, bu güç dağılımının da demokratik işleyişle bağdaşmayacağı çok açıktır.

Demokrat aydınlardan her biri doğal olarak kendi meşrebine uygun şeyler yazıyor konuya ilişkin.

Ben açıkçası, AKP’nin devletleşmiş olduğu vurgusunu da, bu son krizi bu devletleşmenin ürettiği bir arıza olarak okumayı da doğru bulmuyorum. Reformların duraklamış olması, Kürt siyasetindeki sapma, otoriter çağrışımlar yaratan açıklamalar; bunların hepsi haklı eleştiriler. Ancak,“devletleşmiş” olduğu yargısına varmak ve değerlendirmelerde bu tesbite dayanmak farklı bir düzleme sıçramak anlamına gelir diye düşünüyorum.

Daha rahatsız edici sorunun, şeffaf olmayan yapıların devlet kurumlarında temsil güçleriyle orantısız etkinlikleri olduğunu düşünüyorum.

Demokratik bir anayasa zorunluluğuna dikkat çekenler, hukukun güçlendirilmesine işaret edenler kuşkusuz çok haklılar.

Ancak, her konuyu bu temel taleplere bağlamak da bazen çözüm tartışmalarında körleşmeye neden olabilir. “İleri” talepler, topu taca atmak anlamına da gelebilir.

Kanımca son kriz, buzlucamın aradan kaldırılmasının, siyasi iddia taşıyan yapıların şeffaflaşmasının önemini gösterdi bize.

Kullanılan gücün meşruiyetinin, şeffaflıktan, güç öznesinin kendisini toplumun onayına açıkça sunmasından ve bu onayı almasından başka bir kaynağı olamaz.

Hükümetin, devletin her katında parlamenter iradeyi egemen kılacak biçimde kararlı davranması için, anayasayı, mevzuatın demokratikleştirilmesini beklemeye gerek var mı?

Ya da şöyle sorayım: Hükümete yönelik talebin buna odaklanması çok mu “geri” bir siyasi duruştur?


[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar