Gürbüz ÖZALTINLI
Gürbüz ÖZALTINLI

Gazete: Serbestiyet.com

Çengelköy’de bir akşamüstü

  • 28.02.2012 00:00

 Bu yıl ikinci gelişim İstanbul’a. Hacı Kantarcı’dayım. Tarihî bir çeşme ya da duymadığınız bir yatır değil. Otuz beş yıllık arkadaşım Hacı. Çengelköy’de, Boğaz’ın güneyine tepeden bakan balkonundan bu büyülü kenti seyrediyorum. Parlak kış güneşinin altında kıpır kıpır huzursuzluğuyla, sessiz film gibi önümden akıp giden hayata bakıyorum. Köprünün üstünden, acele acele ters yönlerde ilerleyen sonsuz karınca konvoyları gibi irili ufaklı araçlar geçiyorlar. Hızla insanları bir oraya bir buraya taşıyan bıçkın motorların arasından, koca koca şilepler ağır gövdeleriyle denizi yırtan köpüklerin önünde açık denizlere yol alıyorlar. Boğaz’ın sisli mavisi, arkalarda Sarayburnu’nun gri siluetiyle buluşuyor. Camilerin boy boy minareleri ile kentin tepelerine çivi gibi çakılmış iş kuleleri, içlerinde taşıdıkları farklı hayatları harika bir resimde birleştiriyor. Bu şehir buradan çok güzel görünüyor.

Bu mesafeden cangıl metropolün vahşiliği siliniyor. İnsanlığın macerası, masum ve zavallı bir varoluş hikâyesine dönüşüyor.

Bu tarih ve koşuşturma yüklü siluet bize, uygarlık dediğimiz maceranın, sayısız insanın binyıllar boyu durmadan ileriye aktarılan çabasıyla, ağır ağır kuruluşunu anlatıyor. Tek insan varlığının bu büyük akış içindeki zavallı önemsizliğini yüzümüze vuruyor. Bu siluet “kahramanları” öldürüyor. Bizi; bireyin önemsizliği üzerinden eşitliğini, sıradan olanın değerini fark etmeye çağırıyor.

Bu “iktidarsızlık”, bu “önemsizlik”, bu eşitlik İstanbul’un ruhunda var. Bu ülkenin “iktidar”mitoslarını parçalayan bir hayat yükseliyor bu şehirde. Hiç kimse kendisini bir diğerinden önemli ilan edemez kolayca sanki burada. Ne zaman adımımı atsam Beyoğlu’na, İstiklal Caddesi’nde bütün hayatlar eşitleniyor gibi hissederim ben. Punk gençler, travestiler, İstinye Park’tan fırlamış “kremalar”, sokak çalgıcıları, snob adamlar, yaşlı zamparalar, ağır abiler, derin entelektüeller, piercingliler, türbanlılar, zenginler, daha zenginler, yoksullar, en yoksullar... Hepsine yer var bu şehirde ve hiç kimse diğerinden daha önemli değil şu “geçici hayatımızda”... İstanbul bizim kulağımıza bunu söyleyen ilk şehridir bu ülkenin...

Bu şehirde her şey birbirine değiyor. Villalar gecekondulara, kara camlı sekiz silindirli cipler halk otobüslerine, rezervasyonsuz girilemeyen restoranlar bira büfelerine, Kürtler Türklere, mezhepler birbirlerine, kültürler kültürlere değmeden geçemiyor. Boş verin siz güvenlikli, duvarlı, kameralı orta sınıf sitelerini. “Kentin bozulduğundan”gericiliğin”“ilkelliğin” işgalinden dem vuran ırkçı mızmızlanmaları. Şehrin gerçek ruhu bu değil. Nereye kaçarsan kaç; bu şehir seni, kentin meydanında, metro durağında, trafik ışığında, stadyumda, bir camii avlusunda cenaze namazında şurada burada yakalar ve “eşitliğini” yüzüne çarpar. Kulağın bu sesi işitmeyi öğrenememişse; bu büyük gerçekle baş edemezsen, hayatı kendine zehreder, ırkçılık sayıklar durursun.

En iyiyle en berbatı, en zarifle en rüküşü, âlimle cahili, zenginle açı, velhasıl tüm uçurumları içinde taşıyan eşitlik ve özgürlük ülkesi: Büyük paradoks İstanbul.

Ankara da bir paradoks şehri. Ama onun çelişkisi acıklı. Vasatlığın içinden fışkıran eşitsizlik. Her şeyin ortalamanın renksizliği içinde benzeştiği bu şehirde insanın aklına gelebilecek en son şeydir her birimizin eşit değerde olduğu.

Benim şehrim de konuşan bir şehirdir insanlarla. Benim şehrim; kırmızı plakalarıyla, yol verilen eskortlarıyla, içindeki yöneticileri ile gelen “ziyaretçileri”nin hiçbir zaman aynı kapıdan giremediği çirkin binalarıyla konuşur. Bu şehirde de önemsiz olduğunu hissedersin. Fakat bu önemsizlik sana dair bir duygudur. Bu şehir senin gibiler dışında hep “önemli” zevatla dolup taşmaktadır. Herkesin birbirine “başkan” dediği “kurum”larla kuşatılmıştır burada hayat. Bir iki günlüğüne iktidar vehmiyle doldurulup “bölgelerine” gönderilen delege dediğimiz bir insan türünün ağırlandığı lokantalarda bu önemli insanlarla karşılaşırsınız. Önler iliklenir, “beyefendiye” hürmetler iletilir. Küçük ricalar kulaklara fısıldanır. Kartvizitler bir daha bakılmamak üzere cüzdanlara yerleştirilir.


“Allahına kadar”
 erkek bir dünyadır benim şehrim. “Önemli” kadınları da erkekleştirmeyi iyi bilir. İktidarın her türlüsü ruhuna sinmiştir.

Hastadır şehrimin “önemli” insanları.

İktidar virüsü kapmışlardır.

Nerden çıktı şimdi bunlar? Bu tuhaf düşünceler...

Bir zamandır ortalarda gözükmeyen püskül kaşlı bir “ihtiyar kurt”un kocaman fotoğrafı duruyordu gazetenin başköşesinde. “Parti yönetimini demokratik olmamakla” eleştiriyordu açıklamasında. Kendini kral ilan ettiği dünyanın en antidemokratik tüzüğüne sahip partisinin tepesinden kendi eliyle seçtiği delegeler tarafından kovulduktan sonra yeniden dönmeye çalışıyor. Partide demokrasi istiyor. Güler misin acır mısın...

İnsan kendi “önemine” bu kadar mı inanır.

Hadi o inanıyor, bunu inandıracak insanları nereden bulur...

Çengelköy’de akşam oluyor.

Bu harika şehir darmadağınık bir geceye hazırlanıyor.

Buradan bakınca o “önemli kurtlar” hiç gözükmüyor.


[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar