Gürbüz ÖZALTINLI
Gürbüz ÖZALTINLI

Gazete: Serbestiyet.com

Hrant hareketi

  • 20.03.2012 00:00

 İlk kez Etyen Mahçupyan 2 şubatta köşesinde dile getirdiğinde, Hrant hareketinin gelişim süreci üzerine yeniden düşünme gereği duymuştum. Gerçekten Hrant hareketi, onun cenazesinde görünür olan geniş sosyolojinin vicdan ekseninden uzaklaşarak, yaşarken oturduğu düşünsel zeminin hiç hak etmediği bir kuşatmaya doğru mu evriliyordu? Eğer öyleyse bunda “Hrant’ın arkadaşlarının”sorumluluğu neydi?

Ardından aynı konu Orhan Miroğlu tarafından 17 martta bizim gazetede ele alındı. Miroğlu, son yürüyüşte ahlaksızca taciz edilmiş, bundan haklı olarak çok etkilenmişti. Anlattıkları gerçekten üzücüydü. O da, Hrant’ın hiç hak etmediği çevrelerce araçsallaştırıldığını düşünüyordu. Açıkça söylemiyordu ama, yazısı bu hareketin sorumluluğunu üstlenen çevrelere de kırgınlığını ele veriyordu.

Miroğlu’nu okurken de, Mahçupyan’dan sonra içimde dolaşan “haksızlık” duygusu değişmedi.

Cenazeye de, sonraki yıllarda yapılan anma toplantılarına da katıldım. Dava süreci boyunca “Hrant’ın arkadaşlarının” kamuoyuna dönük çabalarını da dikkatlice izledim. Gözlemlerimde zayıf kalıyor olabilirim. Değerlendirmelerimde doğru ölçütler kuramıyor da olabilirim. Bütün bu paylarla söylemeliyim ki, Hrant hareketini omuzlayan çevre, Hrant’ın politik kimliğine, hareketin çıkış çizgisine sadık kalmak için belirgin bir çaba içinde oldular. Peki, bunu başarabildiler mi? Karşı karşıya olunan bütün risklere rağmen bence evet; bu güne kadar büyük ölçüde başardılar.

Bunları söylerken, ben de Miroğlu’nu taciz eden, sekter, solcu, her fırsatı AKP karşıtı bir dinamiğe çevirmeyi “devrimci siyaset” kabul eden çevrelerin bu harekete gösterdiği ilginin farkındayım. Ayrıca, bu “raydan çıkartma operasyonunun” tek müşterisinin bu küçük gruplardan ibaret olmadığını, daha kalın ve derin bir damarın ağzının suyunun aktığını da görüyorum. Bunlar, Hrant hareketinin başlarda örtük; dava süreci ve sonunda ise açık riskleriydi ve bugün de öyledir. Fakat bu tür manipülasyon yüklenmelerine rağmen, bu hareketin seyri “samimi bir adalet arayışından”saptırılamadı. Eylemin temel doğrultusu “Ergenekon”da somutlanan statü güçlerini perdeleyecek, asıl sorumluluğu hükümete yükleyecek yöne bükülemedi. Hükümetin tüm dava boyunca bilerek seçtiği“kayıtsız” kalma tutumunun bütün zorlaştırıcı etkisine rağmen durum bence budur.

Hrant hareketinin gerek davada sorumluluk üstlenmiş hukukçu sözcüleri, gerekse cinayetin aydınlatılması için sürekli uyarı ve eleştiri yapan aydın destekçileri, cinayetin gerçek amacı ve olası failleri ile felç olmuş hükümet iradesi arasındaki farkı silikleştirmeyen bir üslup kullanmışlardır. Anma toplantılarında da seçilen dil, araçsallaştırmayı reddeden, adaleti merkeze koyan, katillerle hükümetin sorumluluğunu ayıran bir özen taşımıştır.

Bunun sonucu olarak, son anma yürüyüşü de dâhil, Hrant’a ve davaya sahip çıkan büyük gövde, geniş demokrat bir yelpazeden oluşuyor. Ötekiler azınlık ve etkisiz.

O halde neden Mahçupyan farklı düşünüyor. Gerçekten bu gözlemleri paylaşmadığı için mi? Olabilir. Fakat, izlenen pratiğe ilişkin eleştirisinde fazla bir ipucu olmaması dikkat çekiyor. En belirgin olanı, hareketi yönetenlerin “solun sekter dünyasını aşan bir katılım yelpazesinde ısrarcı olmaları” beklentisi. İşte galiba bu eleştirel cümle de, esas üzerine düşünmemizi davet eden daha geniş bir tartışmanın işaretini taşıyor.

Kimler, olması gereken bu geniş yelpazede eksik kalanlar? Mahçupyan’ın yazısında Hrant’ın politik duruşunu tahlil ederken söylediklerinde bu sorunun cevabının fazlasıyla ipucu var. Mahçupyan, Hrant’ı tahlil ederken, haklı olarak onda “kavruk solculuğu” aşmış, muhafazakâr dünyaya dokunabilen bir boyut yakalıyor. Hrant hareketinin bu derinliği yakalayamadığını açıkça söylüyor.

Mahçupyan’ın yazılarında, gelenek ve din karşısında laik-sol pratiğin sekter pozitivist konumu üzerine yaptığı genel tesbitlere itiraz etmek mümkün değil. Ayrıca, toplumun demokratik dönüşümüne yönelik bir siyasi müdahalenin, muhafazakâr dünyanın algısına kapalı bir hat üzerinden gerçekleşmesinin imkânsızlığı üzerine yaptığı bitmez tükenmez uyarılar da son derece önemli. Fakat, Hrant hareketini de kısa yoldan bu hastalıklarla kuşatılmış ilan etmek kanımca haksızlık.

İşin biraz da bam teli şurada: Muhafazakâr dünyanın her hangi bir toplumsal siyasal talebin dışında kalışının sorumluluğunu nerede arayacağız? Başka türlü sorarsak; demokratik bir talep etrafında birleşilebilmesi için, laiklerle muhafazakârlar arasında hep bir sorumluluk hiyerarşisi kurmak zorunda mıyız? Birincisi, bu ahlaki mi? İkincisi, ortak bir güç oluşturma bakımından verimli ve gerçekçi mi?

Doğrusu ben; muhafazakârların mesafeli durduğu her talepte o talebin taşıyıcılarına odaklanan bir uyarı ve eleştiri dilinin yararından da, ahlaki tutarlılığından da kuşku duyuyorum. Laikler ve muhafazakârlar arasında bir konuda mesafe ya da uyumsuzluk olduğunda, neden hep görevimiz muhafazakârları anlamak, laikleri değiştirmek biçiminde dağılsın. İki tarafı da hem anlamak hem de değişmeye davet etmek daha hakkaniyetli ve gerçekçi değil mi? “Nesnel olarak haklı olmak” diye bir konum hiç yok mu? Ya da çok mu önemsiz? Tekrar pahasına kalın kalın çizerek söyleyeyim: Muhafazakâr dünyaya ulaşan bir tutum çok önemlidir ve bu ülkenin laik, sol damarının kumaşı bu açıdan çok arızalıdır. Ama, çoğu kere görülmektedir ki, muhafazakâr gelenek de sarsıcı eleştirilere, dostça sıkıştırmalara fazlasıyla muhtaçtır. Üstelik buna, zannedildiğinden çok daha fazla kulakları açıktır. O dünya da dönüşen, kendi arasında çeşitlenen bir yapıdadır. Son on yıldır büyük bir dönüşümü besleyen bu sosyolojiyi eleştiri dışı tutmak, onlara da güvensizlik anlamına gelir ve haksızlıktır.

Siz, tanıdığımız arkaik sol eylem mantığıyla benzerliği olmayan Hrant hareketinin bu yeni yüzünü yeterli görmeyip, muhafazakâr dünyaya yapmanız gereken çağrıları dönüp dolaşıp bu hareketin taşıyıcılarına yaparsanız, orada da farklı bir kimlik, farklı bir tarih olduğunu unutmuş olursunuz. Giderek, bir kişiliksizleşme daveti gibi algılanır sözünüz.

Muhafazakâr aydınların “Hrant davası” üzerine yayımladıkları deklarasyonun, düşünce sistematiğimize katkısı olacaktır sanırım.

Evet, 19 ocakta beraber yürüyeceğiz.


[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar