Gürbüz ÖZALTINLI
Gürbüz ÖZALTINLI

Gazete: Serbestiyet.com

Ne değişti

  • 17.04.2012 00:00

 Bunca olup biten arasında beni en çok neyin şaşırttığını soruyorum kendime. Bunun en kısa ve geniş cevabı, değişim. Elimdeki küçücük makinenin akıl almaz marifetlerine bakıp, cırıl cırıl numara çevirdiğimiz telefonları hatırlayınca da oluyor bu. Fakat asıl, insan algısının, zihinlerin, elle tutulmaz dönüşümündeki esrar heyecanlandırıyor beni. Bu merak, karşımızda kanlı canlı gördüğümüz tek tek insan varlığından, “toplum” dediğimiz soyut kavramsal dünyaya doğru açıldığında iyice kışkırtıcı oluyor. Büyük bir karmaşa içinde dönüp dolaşıp aynı sözlerin yaşamı kuşattığı hissi veren, o bıktırıcı kaotik durağanlık algısının nasıl yanıltıcı olduğunu her defasında aynı şaşkınlıkla karşılıyorum. İrili ufaklı söz ve eylemler dünyasının hayat verdiği etkileşim süreçlerini çözebilmek, insan aklının kayıtsız kalabileceği bir şey değil. Her şey gibi zihinlerin de aynı kalmadığını anlayabilmemiz için, o an bize çoğu zaman cömert davranmıyor. O ânın geçmesi, geride kalması gerekiyor. Biz değişimi ancak geriye bakarak anlayabiliyoruz.

Zihinsel değişimin benim anlamlandırma dünyamdaki “kilit taşı” ise meşruiyet algısı. Düne kadar“olağan”“haklı”“makul” bulunan bir düşünce ya da eylem, bir zaman geliyor “haksız”“utanç verici”“kabul edilemez” sayılıyor. Bu elbette, hep beraber el ele tutuşarak aynı anda vardığımız bir yer olmuyor. Hararetli çatışmalar, her yöne çekiştirmeler içinde, kolay hissedilemez yavaş bir kayma olarak yaşanıyor çoğu zaman. Galiba makbul olanı da bu. Çünkü, tarihin “hızlandırılmış”,“konsantre” dönemlerinin bedeli çok ağır oluyor. Ve hayat, bu hızın öcünü bir biçimde alıyor.“Eski”, bir gün geliyor hortluyor.

Darbe yargılamaları, en azından bizim kuşak için gerçekten çok sarsıcı. Daha düne kadar “elinde silah tutan son sözü söyler” diyen arkadaşlarımı hatırlıyorum. Bu yargı boşuna oluşmadı elbette. Ardında, uzun bir tarih var. Fetih imparatorluğunun torunlarıyız hepimiz. Yeniçerilerin padişah kellesi aldığı köklerden geliyoruz. 1913 darbesini yapan İttihatçılar da “modern yeniçeriler” değil midir?

Tarihimiz, sadece darbeler tarihi değildir. Tarihimiz aynı zamanda bu darbelerin “meşru sayıldığı”bir toplumsal kültür tarihidir. Kimileri için zorunlu ve gereklidir darbeler. Kimileri için, istenmese de“olağan”dır. Ordu siyasi bir güçtür. Bu gücünü kullanmasında şaşıracak bir şey yoktur. Algı budur.

İşte bu köklü algı artık kırılıyor, hem de gerçekten uzun tarihiyle bağdaşmayacak bir hızla. Bana kalırsa, bu ülkenin yaşadığı en olağanüstü gerçek bu. Düne kadar “Ordu rejimin teminatıdır. ...izin vermeyecektir”le biten bildiriler yayınlayan, ve defalarca da işi tehditte bırakmayan gelenek, hepimizi şaşırtacak bir hızla çöktü. Hayır, o asla kâğıttan bir kaplan değildi. Halkı nasıl parçaladığını bizim kuşak gördü. Şimdi ordunun çaresizliğine üzülenler, dünyadaki değişimi ve toplumun zihinsel dönüşümünü anlayamayanlardır. En çok da generaller şaşırdılar sanırım. Sonsuza kadar “en saygın kurum” kalacaklarını sanıyorlardı. Darbelerin meşruiyetinin tükenmezliğine inanıyorlardı.

Şimdi yargılanan bir tek generalden bile “biz rejimin teminatıyız, müdahale hakkımız vardır, elbette siyasete müdahale planları yapacağız” savunması duymuyoruz. Hadi, cami bombalamaları, uçak düşürmeleri, yurtlara silah bırakmaları falan inkârı anlıyoruz. Peki, darbe günlükleri neden ortada kaldı? Fişlemeleri kimler yaptı? İnternet siteleri kendiliğinden mi kuruldu? Balyoz için neden kıvranıp duruluyor? Kimlerin tutuklanacağını, nerede toplanacağını hesaplıyorsun. Bunlar ülkeyi “kurtarma” hazırlıkları değil miydi? Bakanlar kurulunu bile tasarladın. Bu zaten misyonun değil miydi?

Hayır, kimse imzasına sahip çıkmıyor. Seçtikleri yol inkâr ve yalan. Oysa onlar da toplum da biliyor; eğer müdahaleyi meşru hak olarak görüyorsan, bu müdahaleyi planlarsın. 12 Eylül’ün “Bayrak Planı”nı duymayan var mı? Evren düne kadar bunu inkâr etti mi? O zaman adama sorarlar “madem ülkeyi kurtaracaksın, yönetimi indirme planı neden yapmadın” diye.

Ama olmuyor işte. Söyleyenin insan içine çıkamadığı bir iki cılız “müdahale” çağrısı dışında darbe telaffuz edilemez hale geldi. Sadece “yasak” değil, “ayıp” sayılıyor böyle şeyler. Hâlâ herkes için değil, biliyoruz. Ama gönlünden geçirenler, komşusunun kulağına “bunları asmalı” diyenler de, kürsüye çıkıp atıp tutamıyor. Sadece korkmuyor, utanıyor da...

Çevik Bir’i götürürlerken düşündüm. Nereden nereye geldik. Önce aynaya baktım. 28 Şubat’ta bir köşede oturanlardandım. Asla orducu değildim. Ama, çok güçlü bir Erbakan karşıtlığım vardı. Bana rejimle hesaplaşma gereğini düşünmeyi erteleten bir kızgınlık. Cumhuriyet’in güçlü izlerini fark etmem daha sonra oldu. Yüzleşmek hiç de kolay değildi.

Evet, bu ülkenin meşruiyet algısı değişti. Hegemonya “elinde silah tutan değil, seçimlerde onay alan yönetir” düşüncesine geçti. Bununla yarışabilecek önemde bir siyasi olgu olmadığını düşünüyorum.

Bugün eleştirdiğimiz otoriter tutumların üstesinden gelmenin de imkânı burada yatıyor. Demokratikleşme süreci düz bir patikadan ilerlemez. Hele ki, bütün tarihi ve toplumsal yapısı Batı’dan çok farklı bizim gibi bir ülkede. Her türlü yalpalama, derinlere işlemiş milliyetçilik, çoğunluk baskısı bizi bekliyor. Fakat, anlatmaya çalıştığım değişim sonucu, bütün bunları aşmaya dünden daha fazla yakınız.

Referandum gibi tarihî bir eşikte düşüp kalanların, umursamadıkları işte bu.

Onlar, şimdi darbecilerin yargılanmasını da “anlayamıyorlar”.

Kılıçdaroğlu’nun ise bu “anlamazlıkta” ayrı bir yeri var.

O, Silivri gölgesinin, sonunda partiyi de kendisini de gömeceğini anlayamıyor.


[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar