Gürbüz ÖZALTINLI
Gürbüz ÖZALTINLI

Gazete: Serbestiyet.com

28 Şubat; dalgalar ve halkalar

  • 1.05.2012 00:00

 Söze şöyle başlasam ne düşünürsünüz: Militarist vesayet rejimi, ilk öldürücü darbeyi kendisini en güçlü zannettiği yılda yedi. 82 Anayasası ezici çoğunluk tarafından onaylanmış, darbe lideri cumhurbaşkanı seçilmişti. Otoriter militerler kendilerinden emindi.

1983 seçimleri, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığının, bir dönemin dönüşsüz olarak kapandığının nasıl derin bir işaretiymiş meğer! Bunu 29 yıl sonra söylemenin çelişkisinin farkındayım. Geniş bir zamana yayılan, inişli çıkışlı bir değişimden geçtik. Araya 28 Şubat girdi. “Neresi öldürücü darbe”diye düşünebiliriz. Fakat, bu yanıltıcı olabilir. Şimdi bu uzun acılı yıllara dönüp bakınca, Özal’ın zaferiyle birlikte, devletin tek meselesinin “eski”yi muhafaza etmek olduğunu, değişimi temsil eden sivil dinamikle ölümüne bir çatışmaya girdiğini anlayabiliyoruz.

Özal, yeni dünyanın temsilcisiydi. Küreselleşmenin ihtiyaçlarını ve yarattığı imkânları doğru okuyordu. Türkiye’yi dünyaya açacak yolda engel gördüğü bütün ağırlıkları temizleyecek bir gözükaralığı vardı. Olağanüstü pragmatizmiyle, Kürt meselesinden soykırım inkârcılığına, Kıbrıs sorunundan dış politikada savaş riskleri üstlenmeye kadar silkeleyemeyeceği tabu olmadığını anlamamız uzun sürmedi. Çok önemli reformlar gerçekleştirdi.

Sonuçta, yaptıkları kadar yapamadıklarını da arkasında bırakarak aramızdan ayrıldı. Onun tuttuğu yolun “rejimin egemenleri” katında “kırmızı alarm” sinyalleri yarattığının sayısız işaretleriyle dolu bir dönemden geçtik. Suikast girişimi aydınlatılamadı. Ölümündeki kuşku giderilemedi. Eşref Bitlis“kazası” hiç kimseye inandırıcı gelmedi. Kemalist tanınan aydınlara yönelik “seri cinayetlerin” de akıbeti hep aynı oldu.

Özal dönemi ve çok özel bir yıl olduğunu bildiğimiz 1993 anlaşılmadan, 28 Şubat’ı da anlamak mümkün değildir.

1993, rejimin çekirdeğinin en ağır saldırısına sahne oldu. Eşref Bitlis olayı, Madımak, 33 askerin katledilişi, Özal’ın ölümü ve üzerinde özellikle durulması gereken Uğur Mumcu cinayeti...

Bu karanlık oyunun iki boyutu vardı. Birincisi; değişimin etkin aktörlerini imha etmek. İkincisi, toplumun siyasi algısına biçim vermek.

Nitekim, Madımak’ın ve Uğur Mumcu suikastının, laik orta sınıfların rejimle barışması yönünde çarpıcı etkileri oldu. Mumcu’nun cenaze töreni, CHP’nin bocalama döneminin kapanışını ilan etti. O dönemde, Baykal ve yakın çevresi dâhil, bu parti içinde Avrupa tipi sosyal demokrat partilere dönük bir ilginin olduğu, partiye yeni bir kimlik verme arayışları yaşandığı biliniyor. 1993, CHP’nin bir daha ayrılmamak üzere otoriter milliyetçi laiklik eksenine yerleşmeye karar verdiği yıl oldu. Rejimin önemli başarılarından birisi budur.

28 Şubat’ın; merkezinde ordunun durduğu ve halka halka “suç ortakları” devşirerek “dolaylı” bir darbe olarak gerçekleştirilebilmesinin kökleri o yıllarda aranmalıdır. Şok edici terör enstrümanına eşlik eden “şeriat tehdidi” temalı ideolojik saldırı, laik orta sınıfların algısını teslim aldı. Rejimle organik bağları olan medya, üniversiteler, İstanbul sermayesi, yargı kurumu, çekirdeğin en yakınında duran gönüllü yapılardı. Erbakan koalisyon hükümetinin başbakanlığını üstlendiğinde, “silahsız kuvvetler” siyasal olarak cephelerini seçmişlerdi.

Bu kısa hikâye, benim gibi sol sosyalist köklerden gelen birçok insanın da bireysel macerasını anlatır. O temellerden gelip bugün demokratlıkta karar kılmış insanlardan 28 Şubat durağında kararsız kalanları kastediyorum. 12 Eylül’ün paramparça ettiği hayatlardan postmodern darbe destekçiliği çıkması, bize çok şey anlatır. Darbenin üzerinden bir kuşak bile geçmemişken bu kararsızlığı ya da destekçiliği nasıl açıklayacağız? Bir savrulma mı, yoksa ideolojik-kültürel akrabalık mı? Bence ikincisi. Yeterince yüzleşebilmemiz için, daha derin soruşturmalara, çevre baskısına yüz vermeyen bir cesarete ihtiyacımız varmış belki de, kimbilir...

Şimdi bu tarihe bakınca daha ağır bir toplumsal hastalığımızın da görünür olduğunu düşünüyorum. Bu topraklar, “özeleştiri” erdeminden çok nasibini alamamış diye düşünüyorum. Evet, bugün dalga dalga soruşturmalar geldikçe, hangi halkada duranların yasal, hangi halkada duranların ise ahlakisorumluluğu olduğunu ayırt edebilmenin önemini tartışıyoruz. Endişelerimizde de çok haklıyız. Çünkü, anlatmaya çalıştığım gibi, 28 Şubat süreci; çekirdeğinde “suç” faillerinin yer aldığı, en dışarıda“siyasal kanaatleri” nedeniyle rol alan kesimlere kadar halka halka genişleyen özgün bir politik süreçtir. Peki, yasal sorumluluğu olanları yargı ayıklasın; ama ahlaki sorumluluğu olanlara bunca olan bitenden sonra bir özeleştiri sorumluluğu yüklemeyecek miyiz?

Soruşturmalar başlar başlamaz, kendisini “ahlaki alana” atmaya çalışan panik sesleri çoğaldı. Medyanın dizlerinin sesi buradan duyuluyor. Peki, neden bugüne kadar çok az aktörden cesur özeleştiriler işittik biz? Sadece, Dinç Bilgin, Ergun Babahan ve belki hatırlamadığım bir kaç isim mi hataya düştüğünü görebildi? Boğazına kadar 28 Şubat’a batmış olan, bugünün “sivil dikta” muhalifi“derin demokratlar”dan bir özeleştiri duyan var mı?

Peki, neden böyle? Sanırım, güç arayışı, vicdan ve ahlaka baskın olan bir gelenek ürettik biz. Dünyayı“güç ve başarıya” ulaşmaktan başka ölçüyle göremeyen bir kültür, ahlakı vicdanı ezdi geçti.

Bu kültürden özeleştiri çıkmıyor.

Olsa olsa itirafçılar, en çok da inkârcılar sarıyor etrafı.


[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Çok Okunanlar

Rant değil belediye yararı

Rant değil belediye yararı

  • 16.11.2022

Resmi İlanlar